Sanırım son zamanların en popüler özdeyişi, “masada değilsen, menüdesin” oldu.
ABD ve Rusya Ukrayna’yı paylaşırlarken, AB ve İngiltere ağzı açık olayı izledi. Bu duruma anlaşılan en hazırlıklı olan yine Türkiye oldu. Muhaliflerin, Amerikancıların ve Rusçuların hepsinin bir ağızdan Türkiye bu işten zararlı çıktı demesine hiç kimse bakmadı. Aslında ne Rusya ne ABD ne de Türkiye bu işten zararlı çıktı. Olayın içerdiği zarar dışında sonucuna bağlı bir kaybı her üçü de yaşamadı. Rusya istediğini aldı ve Ukrayna’yı kendi güç alanı içinde tuttu hatta Kırım’ı ilhakını meşrulaştırmada büyük adımlar attı yetmedi dahasını da ele geçirdi. ABD, AB’ye istediği gözdağını verdi ve esas hedefi olan Çin’e odaklanacağı bir ortamı yarattı. Türkiye de ne biri ne de diğeri ile ilişkilerini bozmak bir yana ilerletip bir de üstüne Suriye’de üstünlüğü ele geçirdi. Neden? Çünkü masada idi.
İşte bizim mart ayında yapılması beklenen zirvede de durum budur. Çatışmalarda temas kesmek diye bir durum vardır. Yani rakip sizinle irtibatı, diyaloğu durdurduysa artık saldıracak demektir. Fakat bizim durumumuzda mart ayında yapılacak zirve “iki devletli çözüm” modelinin de konuşulacağı bir masa olacak. Temas devam ediyorsa, müzakere edilecek zemin vardır demektir. Bu zemin de fiili olarak artık iki ayrı devletin varlığıdır.
Uzun yıllar hamaset olarak yorumlanan bir tavır şartların değişmesi ile bir gerçek haline gelmektedir. Artık hamaset 60 yıldır denenen 50 yıla yakındır da üzerinde müzakere edilen federasyondan medet ummak oldu. 2004’de Kıbrıs Türk halkı tüm çabası ile bunu gerçekleştirmek istedi ama karşı taraf elini tutmayarak bu çözümü geriye dönülemeyecek şekilde bertaraf etti.
Hala aynı yolu tutarak bu kez anlaşma olmaması halinde Türk tarafına hakların önerileceği bir müzakere şekli de ham hayaldir. Çünkü madem zaten “dünya” bizim federasyon yapmamızı istiyor da bağımsız olmamızı istemiyorsa, “Rumlar’a da ya anlaşın ya da tanıyacağız” demez. En çok bize önerecekleri, çözüm olmazsa biraz mali yardımdır. Onu da yine Rum tarafı üzerinden yapacaklardır ve yine federal çözüm müzakerelerinin sürdürülmesi için harcanacaktır. 2004’de bunu gördük.
Kısacası mart ayındaki görüşmelerde Türk tarafının iki ayrı devlet tezinin varlığı ve bu konudaki ısrarı bilinerek bu sürece başlanıyor. Bu tezin radikal bir çözüm olmadığı da artık aşikardır. Rum tarafında da ciddi miktarda destekçisi vardır.
Fakat diğer yandan bu öneriyi radikalleştirmek de başka önemli bir tuzaktır. Elbette ki artık “vurun Leymosunu da alalım” zihniyeti bugün artık pek de rağbet görmüyor. Ama Kıbrıs Türk halkının egemenlik talebini de radikal bir istek olarak görmek de radikalliğin ta kendisidir.
Bu açıdan mart ayındaki zirvenin içeriğinin olası çözüm modelleri dahilinde, iki devletli bir çözüm de olduğu açıktır ve bunun masada olması daha doğrusu bu pozisyonda bir masada olmak Türk tarafı için değil Rum tarafı için sıkıntı vericidir. Hele İngiltere kendi derdinin peşinde, AB artık yalnız Rusya ile değil ABD ile de kafa kafaya geldiği bir durumda Türk tarafının elindeki güç hiç olmadığı kadar fazladır.
Sorulması gereken şudur.
Madem iki devletliliği konuşmayacaklar niye çağırdılar?
Cevap da gayet açık şudur: Konuşacaklar da onun için çağırdılar.





Yorumlar kapalı.