|
seni kim çizebilir şubat yolcusu
yalnız akşam olsun dağınık olsun
ceplerinde bozuk bir bulut uğultusu
geceleyin dörtte bir ölüm korkusu
dörtte dört sabaha karşı yağmursun
seni kim çizebilir şubat yolcusu
bütün çizgileri bozuyorsun...
Attila İLHAN
Gece ilerliyordu. Nereye varacağı belli olmayan bir limanın yolcusu gibi hissediyordu kendini. İnsanlar gelip geçiyor, arabalar akıyor, yıldızlar çoğalıyor, ay –inadına- tüm haşmetiyle gülümsüyordu. Gençliği, umutları, üzerine çöken bir karabasan gibi ağırlaştırıyordu düşlerini. Çalan kornaların, geçen ambulansların sesleri, eğlence yerlerinin müzikleri birbirine karışıyordu. Gece akıyordu. Yaşam akıyordu. Çiçekler açıyor, kuruyor, tırtıllar kelebek oluyor, tohumlar yeşeriyor, yüzünde çizgiler artıyordu… Uzun zamandır mevsiminin kokusunu tanıyordu. Üzerine sarı bir Hazan yapraklarını döküyor, yapraklarının arasında parçalarını görüyordu… Yalnızlığı, kocaman kalabalıklar arasında büyüyor, onu yutacak bir dev halini alıyordu.

Geceye dikerek bakışlarını, sürdü arabasını. Korkusu geçinceye kadar direksiyonu hiç bırakmadan bilinmezliğe doğru yol almak istiyordu. Sıcacık ve küçük elleri olan o hayal sevgilinin ellerini düşleyerek sarıldı direksiyonun sentetikliğine… Ellerinin içi terlerken yüreğinin derinliklerindeki o ateş çoktan eksi derecelere ulaşmıştı bile. Sevda, çok uzaklara göçen bir kuş olup uçmuştu, çoktan. Dağlarda yangın ormanları vardı, biliyordu. Gözbebeklerinin içine tükenmişliğin o densiz uğultusu yerleşmişti.. Kollarına sönen bir ateşten arda kalan küller tünemişti. Bacaklarında km’lerce yürüdüğü yolların çıkmaz sokakları yuvalamıştı.
Gece bir ses olup dikildi karşısına.. Ses bir kılıç gibi yardı orta yerinden derin sessizliği. Bir ilahi güç gibi sarstı, bir tokat gibi çarptı yüzüne. “My baby just cares for me” diyen bir kadın sesi milyonlarca ses olup zonkladı beyninde. Bir volkan patlamasını andıran bu ses karşısında “mola” dedi kendi kendine. Arabanın sentetik kumaşı yetmeyecekti buz tutmuş acılarını dindirmeye. Arabayı durdurdu. Gece, duyduğu o ilahi sesin bitiş çizgisine sürükledi ruhunu. Gecenin içine çekildiğini hissediyordu. Kendi içinde bu sesin varoluş sorgulayıcısını arıyordu. Bu ses onu icindeki mahkemeye çıkartıyordu. Şahitler ve tanıklar, sanıklar ve yargıçlar, avukatlar ve mübaşirler hep aynı addan oluşuyordu. İç mahkemesindeki tüm sandalyelerde kendi ismi yazıyordu.
Gece Nina Simone damgalı o lirizmle içine çekti gülümsemesini. Öfkesi hortuma döndürdü geçmişini. Hortum, yerden topladığı acıları, hayalkırıklıklarını, bitmişlikleri, tükenmişlikleri büyük bir öfke ile gökyüzüne çıkarıyor, sonra yeniden yere çakıyordu. O ses, elinden alınyazısı denilen kalemi alıp, kırdı. Ne çok kırıklar vardı içınde kalemle birlikte. Damarlarında gezinen hastalıklı günleri yenik ordular gibi geri çekilmeye başlamıştı içinde. Elini kaldırdı. Ateş-kes yaptı kendi kendiyle. Arkasına dönüp baktı. Gecenin karanlığında, flu bir biçimde elinde kitaplarıyla, gözleri arsızca bakan buram buram yaşan kokan, utangac bir cocuk uzandı , kıvrıldı yattı gecenin uzun eteklerine... “My baby just cares for me” diyerek okşadı saçlarını yüzünde anne sevgisi taşıyan bir el. Yılların, yolların , kırılmışlıkların nasır tuttuğu o güçlü elleriyle sarmaladı küçük çocuğun yalnızlığını. Öptü, kokladı, sarıldı, ağlattı, yüzlestirdi…. Açığa çıkardı gecenin karanlığında kaybolan yolunu…
Geceye doğru dikti gözlerini. Arabanın değil, ruhunun direksiyonuna sarıldı. “Zaman geldi” dedi. Gözlerine çocukluğunun bakışlarını kondurarak yürüdü –korkuyla- kader denen yalanın üzerine.. Artık kendi yolundaydı…
*********
Uygur Kızı
Gülüşünden bildim seni Uygur kızı
Gülünce çizgileşen gözlerinden
Ve iri şakaklarından
Düz siyah saçlarının gizleyemediği
Sen “O”sun bildim
Aziz Nesin’in
Tulsü dediği…
Türkay Ilıcak
(Bademler Eylülde Açar – Venüs Yayınları)

Kırgın
gün olur
pençesinde gidip geldiğin aşk biter
uçucu bir söz
gelir geçer dilinden
sitem gibi kırık
yumuşak bir güz akşamında
yaşam
bir akarsuya dönüşür
nereye aktığını kestiremediğimiz
***
hadi topla pencerelerden ışığı
bahçede kedin var
sarı açmış
beyaz diye diktiğin yasemin
sevinsene
yaşam kendini sınıyor sende
sarı da güzeldir
yarın
çığlık çığlığa sarar seni
Hidayet Karakuş (İzmir)
***********
Zamana Asılı Mektuplar
Gözlerimi bahara diktim. Penceresiz günlerin perdelediği yaşamların arasından. Kaç mevsim bahara kurban verdik çamurlaşan kentleri saydın mı? Kaç bahar geldi farkında olmadan? Baharlaştık mı, buharlaştık mı? Şimdi yapacak ne kaldı? Yeniden bulut, yeniden yağmur olup yağmaktan başka, toprağa?
Başucu Kitaplarından
Yaşamımızda her şeyin bir bedeli olduğunu hesaba katmanız gerekir. Değer taşıyan her şey, bir yaratma, yeni bir düşünce, aynı zamanda karanlık bölgesini de beraberinde getirir. Onu olduğu gibi kabul etmek zorundayız. Yoksa hareketsizlikten kokuşur kalırız. Her davranışın bir değersiz payı vardır. O yönünden kurtulamayız. Her olumlu değerin olumsuz bir değeri vardır. Ve şu ya da bu tarzda korkunç bir yanı bulunmayan herhangi bir şeyi asla göremeyiz. Einstein’in dehası Hiroshima’ya kadar götürmüştür bizleri, bilirsiniz…
Picasso ile Yaşamak
Françoise Gilot- Carlton Lake (Çeviren: Nihal Şahin)
*********
İnsan beklemeyi, umumiyetle, artık bekleyecek birşeyi kalmadığı zaman öğrenir.
Voltaire
|