|
Yağmur yağıyor ve biz dışardayız. Herkes sığınacak bir dam altı ararken, biz paçalarımıza kadar ıslanmaktayız, hiçbir şey yok yanımızda, kazaklarımız yok, paltolarımız yok. Aniden bastırmış yağmur, etrafta kucaklarımızdan başka gidecek yer yok.

Önce saçlarımız, gerçek şeklini alıyor, gerçek kokusunu. Bir süre saç diplerimize kadar gökkuşağı kokuyoruz. Sonra alnımızdan boğazımıza, yüzümüzün bir yakasından diğerine damlalar iniyor. Her inişte incelerek, seyri aksayarak, hazanın başka başka resimlerini tenimize salarak iniyor. Senin kirpiklerinde kalıyor kimi damla benim dudaklarımda. Senin gözlerini dolduruyor kimi damla benim sözlerimi. Yanaklarımdaki patikalardan geçiyorlar sonra, nemleniyor ağlama derelerim. Son buluyor fazlasıyla kuraklık, şairsin kızım diyorum, olacak bu kadar ıslaklık!
Sana bakıyorum, yüzün soğuk ve donuk. Bekle diyorsun sanki, akıtana kadar senden önceki yıkıntıyı, bekle. Dolana kadar biraz kendime ve boşalana kadar senden öncesine sabret diyorsun. Üşüyorsun ama gururlu, bu sanki sadece ılık bir yaz yağmuru. Rüzgâr yok, koyu gri bulutlar yok, şubata daha çok gibi umarsız üşüyorsun.
Yağmur yağıyor ve biz dışardayız. Herkes sığınacak bir dam altı ararken biz paçalarımıza kadar ıslanmaktayız, hiçbir şey yok yanımızda, kazaklarımız yok, paltolarımız yok. Aniden bastırmış yağmur, etrafta kucaklarımızdan başka gidecek yer yok.
Ve sen sevgili direniyorsun yağmura ve kapına dayanmış bu nergis kokulu aşka. Ellerini birbirine kavuşturup alt dudağını öne döken bir çocuk inadıyla, her dokunulduğunda yeniden acıtan ve yeniden yırtan bir geçmiş edasıyla, direniyorsun. Uzaklaşıyorsun, hem de her uzaklaştığında kaçtıklarına daha çok yaklaştığını bilmeden uzağa sürüyorsun. Altına imzanı koyduğun sözlerin vakitsiz eskiyeceğini düşünmeden, bu yağmurun, içinde kaybolacağın bir şiiri dölleyeceğini görmeden uzağa sürünüyorsun.
Islanıyoruz, ıslandıkça daha çok çıplanıyoruz. Çıplanıyor söyleyeceklerimiz, bakışlarımız, göz göze konuşmalarımız, ve manalı dokundurmalarımız. Kalk git diyorum, gidemiyorum, kov gitsin diyorum, kıyamıyorum, tüm suçu yağmura yüklüyorum. Bu iklimin kumsalında sabahlamak hatta kışlamak istiyorum.
Islanıyorum, hatta o kadar yağmur yiyorum ki, bulut kokuyor artık nefesim. Dalıyorum, hatta o kadar düşüyorum ki, korku çalıyor artık ihtimal dediklerim. Ve evet, başa geliyor işte tahmin ettiklerim. Geliyor bana ve aşka 'git' deyişlerin. Onlar gelince gidiyorum ben. Bakmıyorum ardıma. Çoktandır hazırım zaten bu hazin elvedaya, gelmişken bu yazı da son noktaya, gerek yok bütün kışı ağrıtmaya. Dökülürüm ben kendiliğimden de yalnızlığa, bırakılmışlığımla aşkla, bu yağmur altına!
*************************
ZIT ANLAMLI ÇİÇEKLER
Korkuyorum
Bu aşkı ağrıtacak gözlerin
Düşürecek sana yetişmeye çalışırken heceleri biribirlerine
Yolunu kaybedeceğim kendime çıkan sokakların
Ve ellerimde kalacak yeni yapraklanan baharlarım
Her gelişin bir uslanmaz çocuk
Üzerine kar yağmış acıdan soğuk
Ya yine gidersen diye
Yastığım dört mevsim bulut
Biliyorum seninle zıt anlamlı çiçekler sevmeliyim artık
Kaçak bakışlarının yargılandığına tanık olmalıyım
Gözlerindeki susmaları yerinden etmeliyim yurdundan
Ve kendimi yeni ağarmış bir aşkın
Acısının rengiyle denk düşen bir ayrılığın gururuna terk edip
Sırf yalnızlığa esmeliyim
Beste SAKALLI
*************************
ALBÜM YAPRAĞI
Altay SAYIL'ın Arşivinden
Meriç Köyü

1950'li yılların ikinci yarısında Meriç (Mora) köyünden tipik bir Mesarya evinin iç avlusundan bir fotoğraf karesi var bu hafta albüm yaprağında. Fotoğrafta; telle kesilmiş bölümde hububat torbaları, ürünlerin gerisinde pencere içerisinde su testisi, pencere başlığında ekmeklerin konduğu tabaca olarak kullanılan dört askılı kahveci tepsisi, ve Moralı bir çiftçi görülmekte.
Çiftçinin oturduğu sandalye Kıbrıs'ın eski hasır sandalyelerinden. Sandalyedeki ahşap kısımlar şimdiki gibi modern atölyelerde değil de elde yuvarlak olarak yapılanlardan. Geçmişte köylülerin, kendileri yaptıkları bu sandalyelerden şu anda köylerde az da olsa bulunmaktaymış. Avludaki tavuk ve hindilerin yanısıra yine aynı evin hayvanı olan kara kaplumbağası(tosbağa) daire içerisinde görülmekte. Altay Sayıl'ın dediğine göre Lefkoşa'da 30-40 yıl öncesine kadar birçok evde su kuyuları varmış ve bu tip evlerde avlularda, bahçelerde tosbağa beslenmekteymiş. Örneğin kendisinin yaşadığı Alparslan Sokak'ta piyangocu merhum Halil Bey ile eşi merhume Fatma Hanım'ın evlerinde, su haznesinin yanında 4-5 kaplumbağa beslediğini, aynı sokakta bakkal Hasan Efendi'nin de bir kaplumbağası olduğunu hatırlıyor. Kaplumbağa beslenmesinin asıl nedeninin de uğur sayılması olduğunu ekliyor.
**********
POSTA KUTUSU
BANA KALSA...
Bana kalsa düşlerinin en yakınına
Konaklamak isterdim
Sen bana kızmazdın
Ve ben dilediğim gibi otururdum gönül sofranda
Elimde olsa dünyanın öteki ucuna kaçıp
Yalnız seni almak isterdim
Deli bir aşık gibi yaşamak
Ve sonra ölmek isterdim
Sağımda özgürlük
Solumda sen
Tepemizde sonsuz bir ışık
Hanife ZORBA
**********
DÜNYA EDEBİYATINDAN
İLK YAZ GELMİŞ
Bereketi çoğaltan bal rengi gözlerin
Bir de ufkumu büyüten aklın
Nasıl da yetişir günü dar bir zamana
Benim her büyümemde emeği olan kız
Toplamış da doğduğum yerlerin şafağını
İlkyaz gelmiş
Yurdum şimdi bahar açmış çiçek seli
Şimdi ülkem bütün pencerlerinde bahar çisesi
Metin TURAN/Ankara
|