|
Yemin ediyorum ki birçok öykümü uydurmadığımca kimilerinin okuyacağını düşündüğüm (okunmayacaksa niye yazıyorum?) bu öyküyü de uydurmadım. Konuşma arasında geçenlerde birisi anlattıydı. Doğruluğuna inandığım halde siz/ler/in, buradaki olayı kiminizin ikide bir Kıbrıs Türk yazınını anlatmak için konferans veren, panellerde konuşanların yazınımızı eksiksiz anlatıp anlatmadıklarına inandığınızı ya da inanmadığınızı bilmediğimce bu öyküye de inanıp inanmayacağınızı bilemiyorum.
Geleyim sadede.
Konuk kadın, pahalılıktan, susuzluktan, daha birçok şeyden konuştuktan sonra:
- “İnanmayacaksınız belki ama” dedi , “bir keresinde mezarlığa gittiğimde, bir yeni mezarın üzerindeki çiçeklerin durumu dikkatimi çekti. Sanki çiçeklerle toprak arasında başka bir şey vardı. Birçok Kıbrıslıda olduğuna inandığım o merakı yenemeyip mezarın başucunda duran çiçekleri kaldırdım, altlarından ne çıktığını tahmin ediniz bakayım.”
Nedendir bilmiyorum, hınzırlığımdandı belki, belki de bir tahmin yürütmeği istemediğimden hiçbir şey demedim. Olur ya tahminde bulunursam tahminimle hem konuğun hem de oradaki ikinci kişinin keyifleriyle huzurlarını bozuveririm. Çünkü nedense tahminlerimin çok kez karşımdakinin beklemediği bir görüşü, düşünceyi dile getiriyor ya, neme gerek. En iyisi sorarak tahmin yürütmeği az önce kahve falına bakana; söyledikleriyle tahminimizi bekleyen kadının keyiflerine keyif katan, her konuğun kahvesini içtikten sonra falına bakmağı alışkanlık haline getirene bırakmalıyım. Böyle düşündüm düşünmesine de fal bakmakta kendisini usta sayan kişi konuşmasıyla beni şaşırtıverdi.
- “Ne bileyim.” dedi, “Tahmini zor olan bir şey olsa gerek.”
Yanıt bekleyen kadının yüzünde, oradaki benden başka ikinci, tahmin edilmesini bekleyenle üçüncü kişinin de tahmin yürütmemesinden zevk aldığı besbelli bir ifade belirdi.
- “Hele bir de” diye düşündüm, “tahminlere başlasaktık her bilmediğimiz yanıtın sonunda zevkten dört köşe değil, sekiz köşe olacağı kesin.”
- “Mezar da yeniydi.” dedi kadın, “Yanılmıyorsam üç günlük, bilemediniz bir haftalıktı. Mezarlıkta o kadar çok yeni mezar vardı ki gazetelerdeki ölüm ilanlarını okusaydım bile kimin olduğunu tahmin edemezdim. Sahi siz gazetelerdeki ölüm ilanlarını okuyor musunuz?”
Hoppala! Yahu mübarek kadın, mezarın üzerindeki çiçeklerin altında ne olduğunu diyeceğine konuyu değiştirmenin ve bu öyküyü daha da uzatmanın alemi ne?
Fala bakmağı seven, kırkını bir daha göremeyecek kadın gülümsedi.
- “Ben okuyorum.” diye yanıtladı “Son yıllarda genç yaşta ölenlerin sayısı, eskiye göre, arttı mı ne?”
Yahu bazı insanlar bir soruya yanıt verirlerken niçin başka soru sormaktan hoşlanıyorlar? Bu meraktan mı yoksa dedikoduyu seven toplum oluşumuzdan mıdır? Bakınız ben de soru üzerine soru ekliyorum. Eh! Benim siz/ler/den farkım ne? Boşuna “Biz bize benzeriz.” dememişiz.
- “Arttı ya!” dedi öteki kadın, “Nedeni hep bu hormonlu yiyecekler. Eskiden böyle miydi?”
Al sana bir soru daha! Galiba bunun sonu kolayı kolayına gelmeyecektir. Bu gidişle mezarın üzerindeki çiçeklerle toprak arasında neyin olduğunu, kadıncağız kalkıp da eve gideceği zamana kadar, öğrenemeyecek, merakımız devam mı edecekti? Yahu hormon mormonun bu öyküde işi ne? Bırakalım onu yiyecekleri denetlemekten sorumlu olanlar düşünsün. İnsanlar genç yaşta sadece hormonlu yiyeceklerden mi ölüyor? Tırafikteki kazalarda olan ölümlerden ne haber? İkide bir tırafik cezaları artırıldığı halde bu artışlar belediyelerle ilgili kurumlardaki şubelerin kasalarını doldurmaktan başka işe yarıyor mu? Kimi yiyeceklerin hormonsuz olmasını, tırafik kazalarının azalmasını istiyorsak uygulanan yöntemlerden başka yöntemlerle çare/ler aranılsa olmaz mı? Tam bunları düşünüyorken kadın:
- “Hâlâ” dedi, “çiçeklerin altında ne olduğunu bulamadınız mı?”
Sadede gelmesi ne iyi oldu, değil mi? Yoksa siz de benim gibi bundan usanacak, canınız sıkılacak, öykünün uzaması için bunları uydurduğumu sanarak merakınızı yenip öykümü okumaktan vazgeçecektiniz. Bu kararınız neyse ne de ya üstünden küfür atsanız, sövseniz veya nazikliğinizden ötürü bunları yapmayıp bu öykümü okumaktan vazgeçmeniz yetmezmiş gibi bundan böyle hiçbir öykümü okumamağa karar verseniz yazdıklarımı kimler okuyacaktır? Bu okur azlığında, yeni okur kazanmak kolay mı sanıyorsunuz?
Tahmin edemediğimizi söyledik.
- “Sizi daha fazla” dedi, “merakta bırakmayayım. Çiçeklerin altında koskocaman bir kavun vardı. Biraz ötede, ölünün başucundaki mermere kara boyayla yazılı isime baktım. Toprak altındaki rahmetli, ünlü zenginlerden birisinin annesi değil miydi? İçerisinde bulunduğumuz o aysa kavun yetiştirilecek mevsim aylarından birisi değildi. Öyleyse kavunu nereden getirdilerdi? Acaba merhume bu dünyadaki yaşamında kavunu çok mu seviyordu? Vasiyetinde mezarına kavun bırakılması, konulması mı vardı?”
Bu soruların yanıtlarını vermek ne haddime? Tanımadığım halde “Allah rahmet eylesin.” diyeceğim merhumenin, zengin evladının yanına, zenginliğinden var olduğunu sandığı asaletinden ötürü büyüklenişinden, bir metrecik olsun yaklaşamayacağımdan; ölen kadının mezarına niçin kavun bırakıldığını, üzerinin çiçeklerle örtüldüğünün neden/ler/ini tahmin edemeyeceğim. Kavunun mezarın üzerine konulduğunun, üstelik belki de görülmemesi için çiçeklerle örtülüşünün nedenini doğru olarak tahmin etmem namümkün. Hani çok eskilerde, tarih kitaplarında okuduğumuza göre, Eski Mısır’da firavunlar ölmeden önce binlerce köle çalıştırıp yaptırdıkları; çoğunluğun piramit ya da bugünkü öğrencilerin çoğunun bilmediği bu sözcüğün eşanlamlısı olan ehram dedikleri mezarlarına, ölümden sonra dirilişe inandıklarından, öldüklerinde birçok maddenin yanı sıra yiyecek de konuluyordu ya; bu da ona benzer bir şey miydi dersiniz? Kıbrıs tarihinde, bu topraklarda Mısırlılar’ın da egemen olduğu yazıldığına göre acaba ta o zamandan bugüne dek onlardan kalan bir gelenek olmasındı bu? Yine de herhangi bir zamanda siz, tesadüfen, annesinin mezarına kavun bırakan ol kişiyle karşılaşır ya da size söz arasında merhumenin mezarına kavun bıraktığından söz ederse ona mezara neden kavun bıraktığını, size bir zahmet, sorarak öğreniniz ve bana bildiriniz ki bu öyküyü, eğer bir öykü kitabını yayımlayacak birisini, bir kurumu buluverirsem orada kitabıma koyduğum öykünün sonuna neden/ler/ini bir notla ekleyivereyim. Olmaz mı?
Şiirimizden söz etmek
İkide bir kimileri Kıbrıs Türk şiirinden söz ediyor ya, gülüp geçiyorum. Kıbrıs’ta öylesine çok şiir kitabı yayımlandı ki bunların tümünün herhangi bir genel hatta özel kitaplıkta bulunacağını sanmıyorum. Bunun yanı sıra şiir yazıp da kitap yayımlamayan, gazetelerle dergilerde yayımlananları katarsanız bu sayı, şair sayısı, daha da artacaktır. Durum böyle olunca şiirimizin topyekün değerlendirilmesini bir ya da birkaç kişi değil ancak ve ancak üniversitelerimizin yazın (edebiyat) bölümlerinde ya da Milli Eğitim Ve Kültür Bakanlığı’nın Kültür Dairesi’nin oluşturulacağı kişilerden (buna dıştan elemanlar da katılmalıdır) heyetler yapabilir. Böylesi bir heyet ya da heyetler oluşturulurken yayımlanmış kitapların derlenmesine de gidilmelidir. Yalnızca kitapların derlenmesi değil, yayımlanan yayın organları da taranmalıdır.
Bunu yapabilmekse hem para hem de sabır istemektedir. Mangal gibi yürek de ister sonra. Bu işin, öyle günübirlik, iş olsun diye konferans vermek, paneller düzenlemekle olmayacağı bilincine ne zaman varılacaktır, bilmiyorum.
Dediklerim yapılırsa işte o zaman Kıbrıs Türk şiiri üstüne gerçeğe yakın konuşulabilecek/yazılabilecektir.
Okur ya da bu konuyla ilgilenen/ler yayımladığım Kıbrıs Türk Kültür Ve Sanat Tarihi -1571/1997- adlı kitabıma bir göz atma zahmetine katlanırlarsa (İsteyen Kıbrıs Gazetesi’nde Ekim 1998’den 10 Temmuz 1999’a dek birkaç haftanın dışında cumartesileri yayımlanan yazı dizime de bakabilir.) orada şiirimiz üstüne yapılan konuşmalarla yazılan yazılarda birçok şairin (Ki aralarında gerçekten nitelikli eser verenler de vardır.) süzlerinin edilmediğini göreceklerdir.
Benden söylemesi.
Mehmet Ulusel’in bir yazısı
Radikal Kitap!ın 11 Nisan 2008 yılgünkü 369’uncu sayısında Mehmet Ulusel’in “kitabın içi” diye bir yazısı vardır. Ulusel’in bir yazım özelliği özel adlar dışında “büyük harf” kullanmamasıdır.
Mehmet Ulusel bu yazısında şunu diyor:
“bize özgü bir icat sayesinde ofset baskı teknolojisinin de suyunu çıkarmayı başardık. aydingerden kitap basmaktan söz ediyorum. bir teknolojiyi nasıl kötü kullanırız yarışmasında birinciliğe oynuyoruz. insanın tipo baskı daha mı iyiydi acaba, hiç olmazsa ona pek hile hurda karıştırma imkanı yoktu diye düşünesi geliyor ofset tekniğiyle basılmış yeni jenerasyon kitapları elime aldığında…
bunun niye böyle olduğu konusunda herkesin sinirini bozacak şeyler söyleyeceğim şimdi.”
Bunlar neler mi? Ofset baskıyla yapılan kitaplara göz atıldığında Ulusel’in bundan sonra yazdıkları bulunabilir; bulunmuyor/anlaşılmıyorsa en iyisi sözünü ettiğim yazıyı bulup okuyuvermektir.
KARACAAHMET
Akşamları parka çıkmaktı
En büyük eğlencesi.
Şair Orhan Veli’yi,
Melih Cevdet’i severdi hayatında.
Ağaçlardan kavağı severdi.
Yıldızları da severdi.
Ve en rahat, anasının serdiği yatakta uyurdu.
Şimdi burada yatıyor.
Oktay RİFAT
|