|
Geçen gün, iki arkadaşın sohbetine tanıklık ettim. Birisi berikine soruyor, “Tokmak ne alemde?” diye. Efendim, malumunuz, ve üzerinize afiyet, “tokmaklamak” eylemi, erkeğin tenasül uzvunu kullanarak kadınla eşeysel münasebette bulunmasına değinir. Vatandaşın gazetesinde, halkın gözü önünde icra edeceğim yazarlık mesleğinin henüz ilk adımında böyle musibet bir lakırdı da neyin nesi? Belki de yersiz bir giriş yaptım. Fakat... “Şeffaflık” dediğimiz, ağızdan kolay çıkan bir kelime. Kelimeden öte kısmına bu köşede mütevazı bir edepsizlikle (o da nasıl olacaksa?) somutluk kazandırmak niyetindeyim.
İki arkadaş birbirlerinin şahsi cinsel performanslarını sorguluyorlar. “Tokmak ne alemde?” Biri “tık yok” diyor, beriki “yazık” dercesine sırıtıyor. İkisi de şaka yapıyor tabii. Zeki oldukları şakayla ciddiyi kolayca ayırt edebilmelerinden belli. Ama beni azıcık ürperten, şakadan ciddiye yaptıkları ani geçiş oldu. “Askerlik ne zaman?” diye sordu biri, “master yapıyorum” dedi beriki. Ve son cümle: “Niye master yapıyorsun? Torpilin yoksa boşuna...”
Yalan mı? Hayır ve evet... Hayır, yalan değil. Çünkü, halkın bildiğini, vatandaştan saklamak bize düşmez. O iş, Hasan Hastürer’in, nokta atışı yaparcasına, toplumsal dağarcığımıza kattığı pek kıymetli bir benzetmeyle benzettiği “politikanın fahişeleri”ne düşer. Anavatan Türkiye’de “halk plaja hücum etti, vatandaş denize giremedi” cümlesinin anlamlı bir haber olabilmesi gibi, bizde de dedikoducu halkın bildiğini içten pazarlıklı vatandaştan saklayamazsın. Çünkü o dedikoducu halkı, o içten pazarlıklı vatandaştan başkası oluşturmaz. Birincisi toplam, beriki birim... Birisi çoğul, öteki tekil... Malzeme tek tip, kalite belli.
Türkiye’deki “halk” fakir ve vahşi Öteki Türkiye’yi temsil ederken, “vatandaş” zengin ve kibar Beyaz Türk’tür (Türk basınında Serdar Turgut’un ustalıkla tartıştığı terimler bunlar). Bizdeki halk da vatandaş da, Metin Münir’in geçenlerde farklı bir amaçla vurguladığı gibi, “Kıbrıslı Türktür, Kıbrıslı Türk kalacaktır”. Ki o Kıbrıslı Türk kerhaneyi kârhane bilmeyi, kadınını veya erkeğini aşkla tokmaklar gibi görünürken içinde barındığı toplumu tokatlamayı, plaja hücum edip ayakbastı parası verirken denizine de paşa paşa girmeyi, masteri fuzuli, askeri işgalci görmeyi, torpili kaçınılmaz, “okuma”yı anlamsız bulmayı, kendini kurtarmak için oy verirken memleket kurtardığını sanmayı, ne kalemi ne silahı, yalnızca elindeki tokmağı acımasızca sallayıp davulun başkasının boynunda olduğunu iddia etmeyi becerebilendir.
Yalan mı? Evet, yalanın daniskası. Çünkü, memleketimize, kültürümüze sahip çıkma nutukları atmayı çok sevdiğimiz şu günlerde, çuvaldızı kendimize batıramaz mıyız? Korumaya çalıştığımız olumlu kimlikler ve devletlerin (ister Kıbrıs Cumhuriyeti olsun, ister KKTC) bizlere sağladığı güvenceleri sorgulayıp, olumsuz yönlerimizin bizlere neyi eleştirme hakkını verdiğini düşünmeye başlayamaz mıyız? Politikanın fahişelerine bakıp bakıp, toplumsal huzur için siyasi uğraşın umutsuz vaka olduğunu geleceğimizin nihai yanıtı olarak kabul etmek yerine, politikanın aşıkları olup, hep bir soru işareti, hep bir çelişki olarak kalacağımızı fark edemez miyiz? Çetrefil hayata güvensizlikle bakmanın hayatın ta kendisi olduğunu göremez miyiz? Davulun hep başkalarının boynunda olduğundan şikayet etmekten vazgeçip, tokmağı kendimizi bilerek elimize almanın vakti gelecek mi? Ya da ezmek ve ezilmek arasındaki farkı anlayarak, elindeki tokmağı silah zanneden erkek adamların askere alınmalarının değil de, genç kızlarımız ve oğlanlarımızın kadın olmayı öğrenerek hayata atılmalarının, hayat yaratmalarının vakti... Tokmağın, tokmaklamanın en büyük siyasi sorumluluktan ibaret olduğunu öğrenmenin vakti...
Beyhude kendini paralıyorsun, Mehmetçik... Torpilin yoksa master boşuna... Haftaya görüşmek üzere.
|