|
İki yazı önce "Amerika karşıtlığını Amerikalılardan daha iyi beceren olmadığı"na değinmiştim. Bu görüşüme mükemmel bir örnek teşkil eden "Ölümün Rüya Krallığı" (Death's Dream Kingdom) adında bir kitabı referans alarak yazmayı ve düşünmeyi istiyorum bu hafta.
Kitabın yazarı Amerikalı profesör Walter A. Davis, çalışmasında "neden korku modern toplumun en baskın duygusu?" sorusunu temel alıyor. Davis'in yaklaşımı, Bush yönetimi süresince ve 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında Amerikan toplumunun ruhundaki değişimi tanımlayan ve bu değişimin bütün dünyayı nasıl etkilediğini açıklayan radikal bir yaklaşım...
Evet, radikal, kökten... Davis'e göre radikal olmanın en iyi tanımını Karl Marx yapmış: "Radikal olmak, köke inmektir; ama kök insanın ta kendisidir". Davis, insanın köküne inmeyi, yani radikal olmayı, duygularımıza ve ruh halimize yönelik bir tavır almak olarak kabul ediyor.
Tarihimizle nasıl yüzleştiğimiz, bireysel ve toplumsal hayatlarımızı şekillendirmede belirleyici rol oynuyor. "Tarih acıtır," çünkü tarih hep "kazara" meydana gelir, diyor Davis. Burada "kazara" (contingent) kelimesini, "tesadüfen" olarak düşünmeyiniz. Aksine, kontrolümüz altında olmayan etkilere (geçmiş nesillerin yarattığı koşullara) ve günümüzde yaşadığımız toplumsal olaylara (gazete manşetlerindeki herhangi bir meseleye) karşı verdiğimiz tepkiler, başımıza gelen toplumsal kazaları önceden belirliyor. Böylece, "toplumsal olan kaza"yı şanssızlık veya haksızlık olarak addetmek, her birimizin kendi içinde gerçekleştirdiği en büyük psikolojik örtbas oluyor. Yine de tarih bir "kaza". Tesadüfen olmasa da, bizi acıtmasını engelleyemediğimiz için, büyük bir kaza.
Bu yüzden Davis'e göre kendi ülkesinde yaşanan 11 Eylül adlı toplumsal kazadan herkes ama herkes sorumlu. Hiç kimse ama hiç kimse bu "siyasi suç"tan kendini arındıramaz, arındırmamalı. Arındıranlar-Osama'yı eğiten bir küresel egemenlik anlayışının tahakkümü altında olan bir ülkenin temsilcileri olmaları bir yana-6 Ağustos 1945'te Hiroşima'ya attığı atom bombasıyla 200,000'den fazla insanın ölümünden sorumlu olan bir ülkenin temsilcileri olduklarını unutmak, örtbas etmek pahasına arındırırlar.
Çünkü Hiroşima, Davis'e göre, "küresel terörizm"in ilk örneğidir. Bugünün ABD yönetiminin "şeytan" ilan edip, savaş açtığı küresel terörizmin ilk örneği... Bombanın atılmasından 11 Eylül'e kadar geçen sürede, "benim yaptığımı bana da yaparlar mı?" korkusuyla nükleer cephanesini artıran (geride bıraktığımızı sandığımız Soğuk Savaş'ı bu korku tanımlamaktadır), başlattığı nükleer yarışta en büyük rakibi olan Sovyetler Birliği'ne karşı saldırtılmak üzere Osama bin Ladin gibilerini eğiten, ve bugün Osama gibilerine karşı gerçekleştirdiği Irak işgalinde kullandığı uranyum artıkları içeren bombalarla bütün düşmanlarına kendisinden korunmak için "atom"a sığınmalarını öğütlercesine dünyaya "psikopat bir barış" anlayışı armağan eden, ölümün lanetlediği bir rüya krallığı kurulmuştur zihinlerde. Amerikalıların ruhlarına saldıran, psikopatolojik, ölümcül bir tarih... Ve bu tarihten kendini sorumlu hissetmek ya da hissetmemek... Davis'e göre, işte tüm mesele bu.
Tarih, bir hamaset destanı olmamalı. Tarih, geçmişin üzerimize bir kabus gibi çöktüğü hatıralardan, hatırlanırken suçluluk hissi uyandıran anlardan oluşmalı. Doğumlarımızdan önce yaşansa da, doğrudan kendi elimizle gerçekleştirdiğimiz eylemler olmasa da, toplumumuza ait bütün tarihsel olaylardan kendimize pay çıkarmalıyız. Aksi takdirde, bilincimizden söküp attığımızı sandığımız bütün trajediler, kötü bir büyü gibi daha da güçlenerek gelip bizi bulacaklardır.
Davis'e yöneltilen yaygın eleştirilerden biri, "peki ya o teröristler, fanatik mücahitler, Osama bin Ladin ve Saddam Hüseyin gibi caniler?" sorusunu temel alıyor. Davis'in yanıtı sade ama özünde sert: "Herhangi bir sorunla uğraşmaya önce evimizde başlamalıyız, çünkü evde paylaşılan yaşantılar ve deneyimler çözüme en hızlı şekilde ulaşmamızı sağlar... Birisinin başka kültürlere dair sorunlar tanımlama hakkını etik olarak elde edebilmesi için, öncelikle kendi toplumunun sorunlarını ele alacak adaba sahip olması gerekmektedir."
Davis'in bu sözleri, bu yazının sessizliğini, eksik olan tarafını, hatta edepsizliğini açığa çıkarıyor aslında. Bu yazıdaki görüşlerin bizim toplumsal psikolojimizi göz hapsine alması, belki de hepimizin ruhunu gölgeleyen bir eksikliği, sessizliği çağırıyor. Evimizde uğraşmamız gereken sorunlar neler? Kıbrıslı Türkler olarak yüzleşmemiz gereken lanetli bir tarihimiz var mı? KKTC devleti altında sahip olduğumuz egemenliğe ulaşabilmek için neleri göze aldık? Başımıza gelen veya gelebilecek toplumsal kazalar hangi tarihsel yaraların zonklaması olabilir? Elde ettiğimiz barış psikopat mı? Ölümün Rüya Krallığı'nda bir köy olabilir miyiz? Hiroşima 11 Eylül'den ne kadar uzak ve farklıysa, küresel ABD egemenliğinin karanlık yönü de bizlerden o kadar mı uzak ve farklı?
(Yukarıdaki soruların benzerlerini Afrika gazetesinin başarıyla gündeme getirdiğini düşünen okurlar için belirtmem gerekir ki, sorular benzeşse de, soruları sorma sebebim ve cevap verme niyetim, Afrika gazetesinin sahip olduğu genel görüşle örtüşmemektedir. "Birleşik Kıbrıs", "tek Kıbrıs halkı", "Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki ortaklık haklarımız", ve "Kuzey Kıbrıs'ta işgal altında yaşam" fantezilerinin örtbas ettiği Kıbrıslı Türk kimlik krizinin tam ortasına dalmamız ve ait olma duygumuzu tamamıyla kaybetme riskini göze almamız gerektiğini düşünüyorum.)
Bu sorulara yanıt vermeyeceğim. Henüz değil. Bu yanıtları verebilecek kalibrede bir kaleme henüz sahip değilim. Yanıt veremediğim için de kendimi suçlu hissedeceğim. Bugün yanıt verdiklerini zannedenlerin kendilerini suçluluk hissinden arındırma gayretlerinin aksine, bir gün yanıt versem bile, üzerimdeki yük azalmayacak, trajedi yok olmayacak, yalnızca toplumumu ve dolayısıyla da kendimi daha iyi tanımış olacağım. Ta ki bir sonraki "kaza" gelip beni, bizi bulana kadar.
KKTC'nin "gerçekten" tanınması, ancak ve ancak örtbas ettiğimiz tarihimizi tanımamızla, toplumsal trajedimizle tanışmamızla gerçekleşebilir. Bu tanınma-tanıma-tanışma eylemi, kendi "güven dolu tedirginliğiyle" ve "trajik gülümsemesiyle" dünyaya açılmayı arzulayan her Kıbrıslı Türkün ilk görevidir.
|