|
'Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde "insani" kayıplar, yani ölümler için astronomik "maddi" tazminat talep eden her Kıbrıslı, Rum ya da Türk, ölümden rant sağlamayı kendine yedirebiliyor demektir.'
Varnavas ve diğerlerinin Türkiye devletine açtıkları davanın sonucuna binaen yaptığım yorum buydu. Bu yorum hakkında, bir dostum aracılığıyla bana ulaşan çok önemli bir eleştiri var. "Hukuk hiçbir zaman boşuna değildir," diyor bu eleştiri.
Doğru, fakat şöyle: Hukuk, hukukun içinin nasıl boşaltıldığını ve neyle doldurulduğunu bize ders verircesine anlatabildiği ölçüde, yani kendi yetersizliğine tanıklık edebildiği ve politik eleştiriyi kucaklayabildiği takdirde boşuna değildir.
İnsan hakları hukuku, kapitalizmin en sapkın halinin -en büyük acının bile para cinsinden bir karşılığı olabileceği bir sistemin- parçası olmayı insanlarımıza en doğal hakları gibi sunabilmektedir.
Hak ve adalet, soyut kavramlardır, parayla veya herhangi bir "nicelik"le ölçülemezler. Hele serbest piyasa "bodyguard"ı Avrupa Birliği'nin mahkemelerinde ancak "züğürt tesellisi" olarak zuhur edebilirler. Manevi ıstıraptan maddi gelir elde etme züğürtlüğünün tecellisi...
İnsan hakları bu yüzden, insanı insan yapan manevi boyutu yeterince değerlendiremediğinden, niteliksizdir. Hak sahibi olma, adalete kavuşma gibi kaygıların tatmin edici bir yanıt bulması ve aşılması ancak politikayla, en azından politikaya bulaşmayı göze almış bir hukuk anlayışıyla mümkün olabilir.
İnsanlık dışı hareket edip, temel hakları çiğneyen zorbaları maddi tazminatın caydırmayacağını, utandırmayacağını düşünüyorum. Günümüz insan hakları anlayışı formaliteden sıyrılıp, zorbanın ruhuna işleyecek bir aşağılamaya başvursa, protesto çekse ve belki de medya üzerinden manevi cezalandırma teknikleri kullansa nasıl olur?
Örneğin zorbaya karşı en sağlam eleştirileri getirebilecek muhalif kalemleri zorbaya zorla okutsa; en çok okunan gazetede, en çok izlenen kanalda yayınlatsa; bir karşıt kamuoyu yaratsa, böylece zorbayı kendi insanının gözünde küçük düşürse; bu daha dürüst ve daha etkili bir insan hakları savunusu olmaz mı?
Veya topyekun bir ülkeyi yargılamak yerine, hukuk suçla mücadele ettiğinin bilinciyle biraz kişiselleşse; milli kimliği, dinsel öğretiyi suiistimal edenleri bir bir belirlese, ve milliyetin, dinin kimi nasıl yoldan çıkarabileceğini güzelce ve somut olarak örneklese, bu daha iyi, daha özgürlükçü bir hukuk olmaz mı?
Hukukun müdahale etmeye çalıştığı o karmaşık alanda, yani politikada adalet yoktur, dostluk ve düşmanlık vardır. Suçlu ve suçsuzun hiyerarşik konumlarda anlam bulmaları hukukun, suçları "bağışlama ve söz verme" yetenekleriyle aşmaya niyetli insanların dost olmaları veya olamamaları ise politikanın alanını belirler. Çok insancıldır politika. "Söz veriyorum, bir daha yapmayacağım" diyeni bağışlamayı da, sözünü tutmayıp hergelelik edeni hasım bilmeyi de içerir.
İnsan hakları hukukunun politikaya etki edebilmede yetersiz kaldığını farketmeli ve herhangi bir suçu maddi tazminatla bağdaştırmayıp, ilkeli bir derinlikle bağışlamalı ya da lanetlemeliyiz.
Biliyor musunuz, aslında yazının başında belirttiğim "ölümden rant sağlandığı" yönündeki iddiam biraz da polemiğe girme niyetimden kaynaklanıyor. Sanırım, mantıklı bir insan hakları savunusunu duymaya ve bunu tartışarak içselleştirmeye ihtiyacım var.
* * *
Bu arada, başka bir "insan hakları" meselesine değinelim ve soralım: İki üç kendini bilmez Atatürk'e sövüyor diye, bir Internet sitesine, bir nesil için en popüler gazete veya TV kanalı kadar önemli ve anlamlı olan Youtube'a, erişimi (birkaç günlüğüne olsa bile) Türkiye çapında yasaklamak nasıl bir düşünce kabızlığının ürünüdür?
İki üç pire için bütün bir ülke içerisinde iletişenlerin yorganını "İletişmeyin ulan!" dercesine yakmak neyin nesidir? Hemen söyleyelim; pireye deve statüsü kazandırmanın daniskasıdır.
Sansür kararını veren Sulh Ceza Mahkemesi, sulh ve ceza arasındaki çizgiyi yok etmemeli. Bir iletişim aracının kullanılış şekline tepki verirken, evet haysiyetsizi cezalandırmalı, hakkıdır; hayır, benim sulhuma dokunmamalı, hiçbir hakkı yoktur. "Yurtta sulh, cihanda sulh" diyen büyük devlet adamına, "Peki yurtta sulh nasıl olacak, ekselans?" diye sorsalardı, eminim "Yurdun sulhu, yurttaşın sulhudur efendi!" derdi.
Peki bunu hangi yasakçı zihniyet anlar? Küfürden korkan, kalemi kılıç gibi kullanmaktan aciz, polemik fakiri, iletişim-yasakçı zihniyet mi? Yoksa hukuku geriye işletip, gündelik resimlerde hayat bulan Atatürk'ün elindeki sigarayı silmeye dahi yeltenen, tarih-kırımcı, ahlak zabıtası, sigara-yasakçı zihniyet mi? Soruyorum, fakat bir yanıt beklediğim falan yok. Gerçekten anlamıyorum. Yabancı kalıyorum böylesine saçma, gereksiz ve mantıksız insanlara iyi ki yabancı kalıyorum...
|