|
Memleketim işçi sınıfı (ya da, kendini küçük burjuva sanan işçi sınıfı) ve küçük burjuvası (ya da, kendini işçi sınıfı sanan küçük burjuvası) sosyo-ekonomik hakları için çoğunlukla sendikalar aracılığıyla örgütlenmeyi tercih edegelmiştir. Son örneklere, yaz 2008'in grevlerine bakınız; sendikaların oynadığı başat rolü görürsünüz. Bu "sendika ve grev sevdamız", genelde yankı bulan olumlu taraflarıyla, yani "hak arama", "daha adil çalışma koşulları yaratma", ve "daha fazla özgürlük elde etme" gibi yuvarlak laflarla ifade ediliyor. Ne var ki, anti-kapitalist düşüncenin tetiklediği politik çağrışımlara kulak verecek olursak, bu gibi yuvarlak laflarla ifade edilen sendikal taleplerin ardında bir lakayıtlık, bir aldırmazlık bulunduğunu anlarız. Kapitalizme karşı bir aldırmazlık...
Sendika tarafından aranan hak, daima kapitalist düzen içerisinde aranmaktadır. "Daha yüksek maaş", kapitalizme yapılan sessiz bir yardım çağrısıdır. Kapitalizm sonrasını düşünen, ve kapitalizmi aşmayı, geride bırakmayı hedefleyen bir anti-kapitalist duruşa sendikal yapılarda yer yoktur. Sendikanın grev yoluyla talep ettiği veya korumaya çalıştığı "yüksek maaş", her halükârda "tüketici birey" yaratmaya, dolayısıyla sermaye dolaşımının çarklarını döndürmeye yaramaktadır. Sendikal yaklaşım sayesinde, üretim aşamasındaki kronik eşitsizlik örtbas edilmekte, tüketim aşamasındaki geçici rahatlık özlenmektedir.
"Daha adil çalışma koşulları" talebi ise sendikanın amacının, çalışma eyleminin günümüzdeki tarihsel niteliğini, yani çalışmanın "sömürüye" dayanan bir küresel sermaye düzeninin otoriter hükmü olduğunu sorgulamak olmadığını gösterir. Sendikanın amacı, çalışmanın kaçınılmazlığını, dolayısıyla günümüz kapitalist çalışma hayatının doğallığını, ister istemez, desteklemektir. "Çalışma süresinin azalması", "tüketim gücünün artması" gibi önemli ve elbette yararlı umutlar gerçeklik kazandıkça, yalnızca kişisel bütçeler kurtulmayacak, bireysel ekonomik/psikolojik krizler aşılmayacaktır. Aynı zamanda, adeta bir anti-depresan işlevi gören bu "gerçekleşmesi muhtemel umutlar", bütün bir ekonomik sistemin kimleri nasıl kirli yollarla beslediğine dair bir politik endişeyi "uyuşturacak" ve kapitalist ilişkilerin uzun vadede güler yüzle ve tatminkâr maaşlarla kimleri nasıl uyuttuğunu unutturacaktır.
Para geldikçe ve alışveriş bağımlılığı körüklendikçe, kısacası serbest piyasanın işleyişi olabildiğince kusursuz bir hal aldıkça, sendikalar kapitalizmi bir sorun olarak göremeyecektir. Çalışan kişinin bireysel refahına odaklanmakla, sendikal tutum Marksist öğretiyi tamamen tasfiye etmekte ve radikal toplumsal değişimin bütün bir işçi sınıfının kitlesel ve bilinçli eylemiyle gerçekleşeceği fikrini ihmal ve inkâr etmektedir - ihmal ve inkâr etmenin daha usturuplu ve tamamen anti-kapitalist yolları olmasına rağmen ve bu yolları hiç denemeden...
Evet, grevler "kitlesel bir bilinç" gösterisi gibi görünmektedirler, fakat burada anahtar kelime "gösteri"dir. Bu "kitlesel bilinç" görüntüsü, bireysel ekonomik çıkar dürtüsünü ambalajlamakta, toplumsal politik dönüşüm umudunu köreltmektedir. Bir televizyon şovunun yapmacıklığı, sahte alkışları, planlanmış mimikleri gibi, sokaklara dökülen kalabalıklar, ezberledikleri sloganlarla ceplerini doldurmayı düşlemekte, küreselleşen bir kapitalist yaşam tarzını kökten sorgulamaya yanaşmamaktadırlar. Grev gösterisinin sahteliği, gözden uzak kalan kapitalizmin keskin gerçekliğinin tartışılamamasından kaynaklanmaktadır.
7 Temmuz genel grevinin "Ya yasanız gidecek, ya siz" uyarısı maalesef yeterli derecede analitik derinliğe ve dünya bilgisine sahip değildir. KKTC ekonomisinin (iğreti bir biçimde olsa da) eklemlenmekte olduğu küresel sermaye şebekesi (bir başka deyişle, neoliberal yapılanma süreci), şu veya bu yasanın, A ya da B hükümetinin eleştirisini, genel ve evrensel bir kapitalizm eleştirisiyle örtüştürmeyi zorunlu kılmaktadır. Aksi takdirde, küçük adamızda kendi küçük dünyamızın küçük hesaplarıyla boğuşurken, etrafımızı saran büyük karanlığın içinde boğuluruz. Şairin uyardığı gibi, tünelin ucundaki ışığın (mesela, yüksek maaşın) son sürat yaklaşmakta olan bir yük treni (örneğin, kapitalizmin armağanı; biyolojik-ekolojik felaket) olduğunu fark edemeyiz, apışıp kalırız.
Elbette hükümet basiretsizdir, CTP sol geçmişinin üzerine kamyonla toprak boşaltmaktadır, ve rezil bir ikiyüzlülük etrafımızı kuşatmıştır. Zaten hükümet (hükmetme) fikrinin temelinde bir "sağ gösterip sol vurma" refleksi her zaman vuku bulmaktadır. Dolayısıyla, bugün yaşadığımız, geçmişe göre çok farklı ve özel bir durum değildir. Farklı ve özel olan bir durum varsa, o da "kapitalizm" diyebilmenin, ekonomik sömürünün tüm gezegene yayılan biçimini parmakla gösterebilmenin git gide imkansızlaşmasıdır.
Sendikal lakayıtlık da bu noktada açığa çıkmaktadır. "Ya yasanız gidecek, ya da siz" sloganının basitliğini ve yerelliğini aşmak, slogana bir satır daha ekleyip daha karmaşık ama daha küresel bir sürece dikkat çekmek gerekmektedir. "Ya kapitalizm gidecek, ya da biz" diyerek rasyonel bir kıyamet haberciliği görevi üstlenilmeli; daralan kişisel bütçelerin yanı sıra, kayışı kopuk bir dünya anımsatılmalıdır. Eğer Kuzey Kıbrıs'ta (şayet varsa) bir sol pozisyonun en azından dile getirmesi gereken budur. İzolasyonları aşmak, dünyaya açılmak ancak ve ancak kapitalizmi adlandırmakla, anlamakla mümkündür.
|