Kıbrıslılar; hellimle kebapla birleşmeyi umarken, pirincin taşını ayıklarcasına dışlayacakları ötekileri, aramaya koyulacaklardır.. Mehmet Ratip
Yunan tarihçi Antonis Liakos’un ‘Dünyayı Değiştirmek İsteyen-ler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler?’ başlıklı kitabı İletişim Yayınları’ndan çıktı. Muhteşem bir kitap, muhte-şem bir soru. Dünyayı değiştirmek isteyenlerin, kavimler, ırklar, etnisiteler ve ulusların parsellediği bir dünya tarafından değişmek ve kozmopolit isteklerini askıya almak zorunda bıra-kılmalarının trajik hikayesi anlatılıyor bu kitapta. Anla-şılır bir şekilde, tarihsel bir dönüm noktasıyla, Marx ve Marksizmle başlıyor bu hi-kaye. 19. yüzyıl ortalarında yükselişe geçen Marksizm, bugünün Kıbrıslı yurtsever Marksistlerinin rahatlıkla unuttukları herşeydi aslında: ‘İşçilerin vatanı yoktur’ diye haykıran ‘yurtseverlik kar-şıtı’ bir öğretiydi, ve insanlı-ğa nasyonalizm ve enternas-yonalizm, milliyetçilik ve kozmopolitlik arasında bir tercih yapma çağrısında bu-lunuyor, ulusal geçmişten küresel geleceğe sıçramamız gerektiğini öğütlüyordu. 1845 yılında ‘işçinin milli-yeti, ne Fransız, ne İngiliz, ne de Alman’dır, fakat emektir, özgür köleliktir...’ diyen Marx’ın bu iddiasının bugün bile geçerliliğini koruduğunu anlamak için özgürlükleri u-lusal sınırların koruması al-tında olmayan, küresel eko-nominin zincirleme kırılganlığına kulluk eden bizlerin krizlerine bakmak yeterlidir. Liakos kitabının ilerleyen sayfalarında, ‘bazı sapmalar hariç’ sömürgeleşmiş ulusların sömürgeciye karşı başkaldırırken kullandıkları lisanın da Marksizm oldu-ğundan ve böylece nasyonalizmin bir çeşit Üçüncü Dünya enternasyonaliz-minin akıntısına kapılabildiğinden bahsediyor. Bazı sapmalar hariç... Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk ‘çömez uluslarının’ 20. yüzyılın ortasında bu hususta en sapkın sapmaları temsil ettiklerini unutmamak, tarihi önemseyenler azaldığından, artık büyük çaba gerektiriyor. Aşağı yukarı yarım asır önce, İngiliz sömürgeciye karşı faşizan, yayılmacı bir milliyetçilikle, Marksiz-min başını ezme önceliğiyle cevap ve-ren Kıbrıslı Rum ulusal eğilimi ile İn-giliz sömürgeciye karşı gelmeyip, sö-mürgecinin güvenlik kuvvetlerine katılan ve yine Marksizmin başını ezen Kıbrıslı Türk ulusal eğilimi, Kıbrıs’ta enternasyonalizm nosyonundan habersiz yaşamaya mahkum, nasyonalizm batağına saplanmış etnisitelerden başka bir toplumsal varoluş imkanı kalma-dığını anlatıyordu. Marksizm, ulusun dünyevi karakterini oluşturup farklı dinlere inanan fakat aynı dili konuşan grupları birleştirerek ya da farklı dilleri olan grupları sömürgeciliğe olan ortak karşıtlıkları temelinde ve ister ulusal ister toplumsal olarak tanımlanan beklentilere dayalı bir beklentiler cemaati yaratarak ‘daha üst’ bir kültüre ‘çekiş’ yönünde işliyordu, diyor Liakos. Kıb-rıs’ta işlemeyen bu ‘çekiş’in yerine dil-din-milliyet ayrıştırmaları ve ‘sömürgeci sevicilik’ sayesinde yaşanan ‘kopuş-’un, on yıllar sonrasının Kıbrıslı top-lumlarında hiçbir ‘üst kültür beklentisi’ yaratamayacağı Marksizmin 20. yüzyıl ortasındaki Kıbrıs yenilgisinden beri aşikardı. Nitekim bugün Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum çömez ulusalcılıkları-nın tahtına gözünü diken ‘Kıbrıslı yurtseverlik’, bırakın bir üst kültür beklentisini, her türlü kozmopolitizmin gözünü oyma-ya yatkın bir ‘öteki düşmanlığı’ silsilesini devreye sokmaya meylediyor. Modern tarihimiz boyunca başımıza gelen her türlü be-lanın ‘kimlik sevdasından’ kaynaklandığını fark edemeden, bir kimlik kargaşası yaşadığımız söylenir durur; ve böylece ‘kimliksizlik erdemi’ diye bir şey olabileceği ihtimali dile gelemeden unutulur, unutturulur. Halbuki, Kıbrıslı ya da Kıbrıslı Türk yerine ‘yersiz-yurtsuz’ olarak anılmayı her zaman yeğleyeceğini hayal etti-ğim Ulus Baker, ölümden muaf tutulan metin-lerinin birinde yerinden yurdundan emin ve memnun Kıbrıslıları uyarıyor: Artık katlanılamayacak bir varsayım, insanların bir aidiyete, bir kimliğe, sembolik de olsa onları rahatlatacak bir ‘biz’ duygusuna sahip olmak için yırtı-nıp durdukları fikridir. Doğa, uluslar, kavimler, hatta ırklar filan yaratmaz, yalnızca bireyler üretir ve bu bireyler kollektif aidiyetlerini an-cak ‘sonradan’ bulurlar. Önemli olan, işte bu ‘sonradan’ın ne anlama geldiğidir, kimlik ya da aidiyet duygusunun kendisi değil. Bu adanın yalnızca en ırkçı ulusçuları değil, en bencil bi-reycileri de bir ‘biz’ duygusuna sahip olmak için yırtınıp duranlardan başkaları değil. ‘Ben’-den başlayıp sonrasını ‘sonradan’ getirmek ise her yiğidin harcı değil. Bir ‘ortak kimlik’, ‘yeni biz’ olarak Kıbrıslılık mefhumunun niye lanetli olduğu ise Liakos’un kitabındaki bir tanım sa-yesinde açıkça ortaya çıkıyor: ‘Kimlik’, diyor Liakos, ‘bir grubun diğer gruplarla paylaştığı özelliklerinden değil, diğerlerinden farklılığının bilincinden ve bu farkın düzenlenmesinden doğar’. Dolayısıyla Kıbrıslılar, hellimle kebap-la birleşmeyi umarken pirincin taşını ayıklarca-sına dışlayacakları farklılıkları, ötekileri arama-ya koyulacaklardır. Mültecilerin yakın gelecekteki ‘anti-Kıbrıslı günah keçisi’ rolleri için şimdiden seçmelere çağırıldıkları ortada. Peki enternasyonalizm öldü mü? Ölmedi, fakat uzun süredir komada. Kıbrıs özelinde komadan çık-ma ihtimali ise pekâlâ ‘insan hakları’ söyleminde saklı olabilir. Millî, etnik, her türlü otantik kimlikten soyutlanmış bir şekilde, insan olmanın yalın gerçekliğinden hareketle siyasallaşmak ve toplumsallaşmak önemlidir. Hele a-da üzerinde kemikleşmeye yüz tutmuş iki dev-let de meşruiyetlerini insan hakları ihlalleri üzerine inşa etmişler ve tebaalarını bu ihlallerin bastırılması ve unutulması yönünde cezbetmiş-lerse, Kıbrıs’ın iç karartan gerçeklerine meydan okuyup potansiyel olarak barındırdığımız fakat yıllar yılı körelttiğimiz ‘enternasyonalist insan’ tasavvurunu canlandırmanın vakti çoktan gel-miştir. Liakos’un kitabının sonunda sorduğu soruyu da yanıtsız bırakmamamız gerekiyor. ‘Eğer ulus değişen bir dünyada hayatta kalma-nın tek çözüm yolu olmazsa ne olabilir?’ Ulus, değişen dünyada hayatta kalmanın tek çözüm yolu olmamasının yanı sıra, hayattan olmanın temel yollarından biridir. Yeni kozmopolitlik ise, adadaki resmî politik alanda baş tacı edilen hayalî Kıbrıs ulusunun bir çözümsüzlük yolu olduğunu anlatabilme kapasitesidir.
|