İşkencecilerin caniliğinden kurtulabilmenin yolu, onları insan hakları hukukuyla insanlıktan çıkarmadan yargılayabilmekten geçer.. Mehmet Ratip
Bir buçuk hafta kadar önce Türkiye gündemini bir nebze meşgul eden ve bazı gündem muhafızlarını ilginç bir şekilde sessizliğe iten bir olay yaşandı. Sol görüşlü ‘Yürüyüş’ adındaki derginin tanıtımını yaparken tutuklanan ve ‘Yürüyüş’ dergisinin haberinde bile ismi tam olarak kararlaştırılamayan (Engin Ceber ya da Engin Çeber) bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı devletin ‘güvenlik’ görevlileri tarafından işkence edilerek öldürüldü ve vahim bir insan hakları ihlalinin kurbanı oldu. Olayın medyaya yansımasının ardından Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin devleti ve hükümeti adına kurbanın yakınlarından özür diledi.
Bu olay hakkında yazmak benim için gerçekten çok zor oldu. Cumartesi keyfinizi kaçırmaktan korktuğumdan değil. Ne de olsa o asli görevim. Olayla ilgili haberleri saatlerce tekrar tekrar okumama rağmen, yukarıdaki giriş paragrafını yazmam, olayı ‘özetlemeye’ çalışmam hiç de kolay olmadı. Özetlemeye çalışmak bir hakaret sanki; cinayetten sorumlu olan kurumsal mefhum adına özür dilenmesi nasıl olmasın... Bu yazıda özür dilemenin erdemini savunmaya çalışacağımı bilmeme rağmen, tam olarak sindiremediğim bu düşünceyi de açığa vurmam gerekiyor. ‘Olay’ diyerek aktarmanın ardında bile bir soyutlama, arındırma, vahşeti gizleme uğraşı var. Adamcağızın soyadının baş harfinin birçok gazetede ve haber sitesinde bir ‘belirsizlik mıntıkası’na hapsedilmesi, işkencenin koyu gerçeğiyle, yazma eylemi aracılığıyla yüzleşmenin imkansızlığının semptomatik bir belirişi gibi. Lisanın kendisi masum değilken, insana dair bir masumiyet arama cesaretimiz nasıl olabilir?
Olmalı. ‘İnsan’ deyince sığınıp paylaşabileceğimiz bir ortak akıl olmalı. Nazi faşizminin insanları yasalara uygun bir şekilde katletmesinin yaşattığı kolektif travmanın gölgesinde 1948 yılında insanlara ‘armağan edilen’, ‘vadedilen’ İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 10 Aralık 2008 tarihinde 60. yaş gününü kutlayacak. Bu beyannameyi mutlaka okuyun (metne ulaşmak çok kolay: http://www.unhchr.
ch/udhr/lang/trk.htm). Bu beyannameyi bu ‘olay’ı aklınızda tutarak, yalnızca mağdurların, masum kurbanların değil, faillerin, katillerin de ‘insan’ olduklarını bilerek okuyun. Sonra düşünce-lerinizi dinleyin. Aklınız karışıyorsa bu iyiye işaret. Kutlanan hakların üzerine haksızlıkların lanetinin çöreklenmesi gerek.
Şiddete eğilimli bir hiyerarşiyi, şiddetin fiillerinden ve faillerinden olabildiğince uzak, yüksek bir kademede temsil eden ve ‘adalet’ten sorumlu olabileceği bütün modern çağa yayılan bir devlet geleneği tarafından onanan birisinin özrü elbette laneti bozmaya yetmiyor. Ama Şahin’in özrü lanetlenmeyi de hak etmiyor. Bu resmi özüre yönelik yaygın tepkilerden biri, anlaşılır bir şekilde, ‘özür, suçu hafifletmez, silmez’ düşüncesi oluyor. Fark etmemiz gerek: Suçu hafifletmek ya da silmek için dilenen bir özür olamaz bu. Böyle bir art niyet olduğunu varsaysak bile, özür, ilk etapta tek taraflı görünse de, her daim bir diyaloğu içerir. Özür dileyen, ‘beni affedin’ demektedir çünkü, ve bu af talebi hiçbir zaman boşlukta yankılanamaz. Özrün adresi, mutlaka bir insanlar topluluğu, bir politik birlikteliktir, ya da (hiç sevimli ve insancıl bulamadığım o terim) kamuoyudur.
‘Özrü dileyen’in özür dilemesine sebep olan niyetler ve hesaplar ne olursa olsun, ‘özrü dinleyen’in özrün anlamını mümkün olduğunca özerk ve politik bir şekilde belirleme hakkı ve şansı her zaman mevcuttur. ‘Lütfen beni affet’ diyen devlet aklı, kendi erdemliliğinin göste-risini yapmaya çalışıyor olsa bile, aslında politik özür bizlerin, iktidardan uzak kalmış insanların politik erdemliliğine yapılan bir çağrıdır. Bu erdemliliğin ‘insan’ kavramının kapsayıcı muğlaklığında buluşmaktan ibaret olduğuna inanmak istiyorum. Bu temenniyle konuşacak, bu tercihi yapacak olursam, Adalet Bakanı’nın özrüne karşılık hep bir ağızdan verilmesi gereken yanıtın şu olması gerektiğini düşünü-yorum: ‘Özrünüz kabul edildi. Devlet yapısının sunduğu imkanlarla işlenen kolektif bir suçun varlığını kabul ettiğiniz, insanlık dışı bir muamelenin ağırlığını yüklendiğiniz, hiyerar-şinizin yargılanmasının yolunu açtığınız için teşekkür ederiz. İşlenen toplumsal kabahat büyüktür, fakat özrünüz hiçbir şekilde bu kabahatten büyük değildir. Affetmek mümkün değildir, ama daha da önemlisi gerekli değildir. İşkencecilerin insana özgü caniliğinden kurtulabilmenin tek yolu, onları insan hakları hukukuyla insanlıktan çıkarmadan yargılayabilmekten (çünkü zaten bir kez insanlıktan çıkmışlardır; bizim hiçbir şekilde yapmayacağımız ve yaptırmayacağımız da budur; gerçekleşmesini arzuladığımız insanlığa yeniden giriştir) ve böylece insanlık haysiyeti, insanlık vicdanı gibi tasavvurların gerçeklik kazanabileceği anların olabileceği ihtimalini yaşatmaktan geçer.’
Bu naif ve kurmaca yanıtın, belki de zihinsel bir yanılsama olduğu her halinden belli olan bu seslenişin ardından, Mithat Sancar’ın somut ve en önemlisi adil ‘politik hesaplaşma’ yöntemlerini tanıttığı, Türkiye ve Kıbrıs açısından önemli kitabını, ‘Geçmişle Hesaplaşma: Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne’ adlı eserini önermek kalıyor geriye. Elbette Engin Ceber/Çeber cinayeti, Sancar’ın incelediği türde bir geçmişe (henüz) ait değil. Bu cinayet, bugünü kirleten çok yakın bir geçmişe, hatta bir ‘geçememiş’e ait. Fakat bugüne kadar hangi ‘insanlık suçu’ tamamen ‘geçmiş’ olabildi ki? Bu yüzden samimiyeti yazdığı her satıra nüfuz eden o heyecanlı gerginlikten belli olan Fransız filozof Jacques Derrida’nın sözlerini hatırla(t)makla mükellefim: ‘Her zamankinden daha çok insan haklarının tarafında durmalıyız. İnsan haklarına ihtiyacımız var. Onlara muhtacız ve onlar da muhtaç’. Bizlere. İnsanlık haysiyetine ina-nabilenlere.
NOT: Mehmet Ratip’in yazılarına mehmetratip.blogspot.com adresinden ulaşabilirsiniz.
|