|
Machiavelli, bu dünyanın ve insanlığın meselelerinden yalnızca insanların sorumlu olduğunu acımasızca hatırlatmıştı.
Modern dünyanın politik dağarcığının en çetrefil ve etkin kavramlarından biri ‘egemenlik’tir. Çok ilginç bir tarihi vardır bu kavramın. Günümüzde egemenlik kavramına, gerek haklı gerekse yanlış sebeplerden dolayı, olumsuz bir yan-anlam atfedilmesi, kavramın yüz yıllar önce sahip olduğu ‘ilerici’, hatta ‘devrimci’ niteliğe gölge düşürmez.
13. yüzyıldan itibaren Avrupa’da gelişmeye başlayan bir kavramdır ‘egemenlik’. Oldukça basitleştirerek söyleyecek olursak, ileride burjuvaziyi oluşturacak olan tüccar sınıfının, yaşamakta olduğu ekonomik altın çağı en iyi biçimde değerlendirmek istemesinin bir yan ürünüdür. Feodal ve dinsel otoritelerin katı hiyerarşileri karşısında (örneğin, Kutsal Roma İmparatorluğu, Papalık) ticari faaliyetlerinin verimliliğini korumak adına daha esnek ve daha bağımsız yapılara ihtiyaç duyan tüccarlar, dönemin krallıklarıyla önemli ittifaklar kurmuşlar ve ‘bağımsız, egemen devlet’ fikrinin tohumlarını serpmişlerdir. Bu gelişmenin modern çağdaki düşünsel ufkumuzda kalıcı bir iz bırakan önemli bir etkisi ise politik iktidarın ve meşrutiye-tin göklerden dünyaya inmesi, dünyevileşmesi, yani tanrıdan insana devredilmesidir.
Geç Dönem Orta Çağ’da imparatorluk ve papalık gibi ‘Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi’ konumunda olduğunu iddia eden kurumların kendilerini dünya üzerindeki her çeşit politik birimin tepesinde görmeleri karşısında, bazı krallıkların bağımsızlıklarını pekiştirmeleri ve kendilerinden öte egemen tanımamaları ‘tepedeki politik teologları’ geçersiz ve gereksiz kılmıştır. Bu süreci takiben Rönesans dönemi, nispeten ‘tanrısız’ bir politik düzlemde, meşruiyetlerini dünya dışından kazanmamaları oranında eşitlenen topluluklar arasındaki ilişkilerin ve çatışmaların temelini oluşturacak mefhumu, yani egemenliği tartışmaya elverişli bir (belki de ilk) dönem olmuştur. Bu tartışmayı yankısını hiç yitirmeyecek bir metin yazarak (The Prince; Hükümdar/Prens) başlatansa dünyaca ünlü İtalyan siyasetçi ve düşünür Niccolò Machiavelli’dir (1469-1527).
Yukarıda kısaca özetlediğim tarihsel bağlam, yani ilahi otoritenin tepede olduğu hiyerarşik bir politik yapının egemenlik kavramı tarafından ‘dost ya da düşman olarak eşit’ olan toplulukların anarşik ilişkisine dönüştürülmesi süreci, Machiavelli’nin (Makyaveli ya da Makaveli olarak okunur) siyasal felsefede bir dönüm noktası oluşturan görüşlerinin arka planını oluşturur. Machiavelli, ‘hoşgörü ve dürüstlük’ gibi Hristiyan erdemlerin artık politikada yerinin olmadığını ve egemen hükümdarın hükmedebilmesi için elindeki iktidarı sinsice ve acımasızca kullanması gerektiğini belirterek, Tanrı’dan ve onun şaibeli merhametinden uzak bir politik çağın başlangıcını ilan etmiştir. Yeni politik coğrafyada, dinin sunduğu güvenli ve kesin bilgi otoritesini yitirmekte olduğundan, Machiavelli yeni hükümdarlara ‘aslanın vahşiliğini tilkinin kurnazlığıyla’ birleştirip kanunsuz bir ormana dönüşen dünyada hayatta kalmak için egemenliği savunmak zorunda olduklarını bildirir.
Machiavelli politikayı ölümden sonraki cennet için savaşan şapşallardan arındırmanın yolunu açmakta, siyasal ve toplumsal olan herşeyin ‘bu dünya’ üzerinde cereyan edeceğini sert bir şekilde anlatmaktadır. Egemenlik gökten zembille inmeyecek, kırılgan insan ilişkilerinden inşa edilecektir. Politikada iyi olmayı hedefleyen bir insan, Machiavelli’ye göre, bunca kötülük arasında yıkıma uğramaya mahkumdur. Egemenlik dünyasında politikacı, Machiavelli’nin ifadesiyle, ‘iyi olmamayı’ öğrenmek durumundadır. Machiavelli, Tanrı’nın çizdiği söylenilen ‘uysal, itaatkar insan’ modelini/putunu paramparça edip, hainler arasında hilekar olmamızı öğütleyen yenilikçi bir kafirdir. Bütün bu sinik, karamsar ve ‘ahlaksız’ görüşlerine rağmen (hatta, bu görüşleri sayesinde) biz modernlere çok şey kazandırmış, politik kurgularımızın merkezine çok faydalı dinamitler yerleştirmiş dalalet düşkünü bir mucittir. Modernitenin en özgün politik düşünürlerinden Hannah Arendt, Machiavelli’nin hala zihinlerimizde patlayan icadını başarıyla tespit etmiş ve şu şekilde ifade etmiştir: ‘Machiavelli, ahlaki standartlardan ve Kilise’nin öğretilerinden bağımsız olan eylem yasalarına ve prensiplerine sahip, tamamen dünyevi bir alanın yükselişini ilk gören kişiydi.’ Dönemin egemenlerinden Lorenzo de’ Medici’ye ithaf ettiği politik güzelleme ‘Hükümdar’, modern politikada sürekli pisliklerle uğraşmak zorunda kalacağımızı ve bu pislikler karşısında saf bir iyiliğe sığınamayacağımızı trajik bir şekilde doğrulayan öngörülerle dolu bir metindir. Fakat Machiavelli’nin esas icadı bu ‘gerçekçi ahlaksızlık’ öğretisi değildir. Egemenlik kavramının tarihsel kökeninde tanrıtanımaz bir yönelim olduğu gerçeğiyle zalimce yüzleşmiş, bu dünyanın ve insanlığın meselelerinden yalnızca insanların sorumlu olduğunu acımasızca hatırlatmış, ve büyüden kurtulmuş, inancı sarsılmış, dinden uzaklaşmış bir perspektifin politikanın özünü açıklayabileceğini göstermiştir.
Yaşamının sonuna doğru, o çok sevdiği, Papa’ya meydan okumayı göze alabilmiş Floransalı vatanseverlerin izinden gitmeyi özleyerek ve ‘ölümden sonra cennette yaşam’ hakkından yoksun kalmayı göze alarak büyük bir laf etmişti Machiavelli. İcadının en billur belirişi olan bu laf gerçekten büyük cesaret istiyordu, çünkü Machiavelli ateist değildi, olamazdı; ateist olabilmesini sağlayacak tarihsel koşullarda yaşamıyordu; bir kafir olsa da, dinsel inançların baskısı ve ilahi vaatlerin gölgesi altında, umutsuzluğun ve bilinmezliğin karanlığında yaşıyor, Tanrısızlığı korku ve huşu içerisinde düşlemeye çalışıyordu. Bir siyasi
komploya dahil olmakla suçlanıp işkence gördüğü günlerin acısına rağmen (belki de bu ‘politik’ acı yüzünden) edebildiği bu lafla, egemenliğin dünyevi ve kafir sesine kulak vermeyi becerebilen modernlere sesleniyor Machiavelli: ‘Doğduğum şehri, ülkemi ruhumdan daha çok seviyorum.’ Floransa’nın görevinden uzaklaştırılmış bu mucit politikacısı, kırılganlığına şahitlik ettiği bedenini aşıp, kendi ruhuna bile tutsak olmayı reddetmiş, ‘cenneti’ reddetmiş, ve ‘sarsılmış’ inançlara dayanan egemen politikanın bu dünyadaki ölümsüzlüğünü icat etmiştir.
|