|
Bizler, Kıbrıs’a ait olmadan dünyada olmayı, Kıbrıs’ta dünyayla
birlikte olmayı anlayabilmeliyiz.
Fransız filozof Jean-Luc Nancy’nin (Janlük Nansi okunur) Birinci Körfez Savaşı sırasında, ‘düşünme sorumluluğumuz var’ diyerek yazdığı ‘Savaş, Hak, Egemenlik—Technē’ başlıklı eleştirel makalesinin on yedi yıl sonrasının ve belki de daha ötesinin dünyası için söyleyeceği çok şey var. 1991 yılında yazdığı bu kısa çalışmasında Nancy’nin modern küresel politikaya dair yaptığı tespitler gerçekten çarpıcıdır.
Nancy’nin düşünce sorumluluğunu yerine getirmesinden bu yana İkinci Körfez Savaşı’nı da yaşadık. Dahası, birçok Kıbrıslı Türk bu savaş hiç olmamış gibi yaşamaya devam ederek politik duyarlılığını ‘suni Kıbrıs sorunu/çözümü’ gündemine yönlendirmeyi tercih edebildi, edebiliyor. Ne kadar görmezden gelmeye çalışsak da, adamızı kuşatan politik coğrafyanın savaş olgusuyla olan göbek bağını durmadan yeniden keşfetmemiz gerekiyor.
1991 yılında Nancy, birkaç yıl önce Soğuk Savaş’ın sona ermesinin yarattığı iyimserlik karşısında, ‘savaşın dönüşü’nden bahsetmeyi yeğlemişti. Ne var ki, Nancy’ye göre bu dönüş yalnızca askeri operas-yonların varlığıyla açıklana-bilecek bir dönüş değildi. Geri dönen savaş, sembolik alanımıza hücum eden ‘bir figür olarak Savaş’tı. Büyük S harfiyle Savaş. Geri dönen, en azından bütün bir yirminci yüzyıl boyunca bastırılan bir gerçekti: Artık her savaşın küresel olduğu gerçeği... Nancy bu yüzden Savaş figürünün dünyaya yönelttiği bir soru olduğundan bahsediyordu. Kendi sözlerimle ifade edecek olursam, Nancy’nin dikkat çektiği ‘dünyanın sorusu’ şuydu: Devasa Savaş figürü sembolik alanımızı, yani okuduğumuz tarihi, konuştuğumuz lisanı, izlediğimiz haberi pervasızca istila etmişken; ‘özgürlük’, ‘insanlık’, hatta belki de ‘barış’ gibi daha sakin, şiddetten arınmış, ve daha da önemlisi, nispeten ‘masum’ figürleri, kavramları hangi sembolik alana korkmadan, güvenle emanet edebileceğiz?
Bu sorunun kendi içinde barındırdığı gizil cevap, yani ‘savaş ve zorbalık küreselleşiyorsa, özgürlük ve barış da tüm insanlığa çağrı yaparak küreselleşmek zorundadır’ cevabı, hala yüksek sesle tartışılmayı bekliyor. Özellikle İkinci Körfez Savaşı’nın yalnızca ABD’nin çıkarlarını değil, bütün dünyanın varlığını etkileyen ekonomik ve teknolojik bir yaklaşımın (Nancy bu yaklaşıma ‘ekoteknik’ diyor) iz düşümü olduğunu kavramaya başlamak, fakat bununla da yetinmemek gerekiyor. Irak’taki kaosun ardında, ihtişamlı planlılığıyla, düzenliliğiyle he-pimizin ortak paydası olan küresel teknoloji ve dünya ekonomisi, yani ‘ekoteknik’ var.
Bizler 21. yüzyılı Amerikan devlet egemenliğinin tek başına kotaramadığı, ekotekniğin küreselliğinin zapturapt altına aldığı bir savaşla selamladık. Bu savaşın sonunun olmadığı (Savaşın figür olarak dönüşünün kalıcı olduğu) ise, Nancy’nin deyişiyle, gerçekten de, abartısız, ‘sonu olmayan’ sayılardan, birimlerden, istatistiklerden belli: Savaş, milyonlarca dolarla, kilovatla, gigabaytla, milyonlarca ısı bi-rimiyle işliyor, şişiyor, ölçülüyor, çoğalı-yor; jargonuyla, masraflarıyla, haber değeriyle, bütçesiyle, ekolojik hasarlarıyla, insanlık dışı veya insanlık için olduğu iddialarıyla herkesi, her insanı, şebekesine çekiyor, küresel ağında ağırlıyor. Eğer böyle bir Savaşın dünyasında yaşıyorsak ve bu Savaşın komutanlarının ‘yüzleri’ yoksa, eğer bu Savaşın ‘küresel’ komutanları gözden ırak ekonomik ilişkiler ve sanal teknolojik ‘arayüzlerden’ başkası değilse, günümüzde hangi barış yerel olma lüksüne sahip olabilir?
Hangi barış, ekonominin ve teknolojinin eleştirisine başvurmadan politik liderlerin imzalarıyla hayat bulan yasal kuralların pürüzsüz biçimlerine, yani içeriksizliğine terk edilebilir? Mevcut ‘Kıbrıs barışı’ fikri, tuhaf bir ilgisizlikle, tam da bu terk edilişi arzuluyor. Gelgelelim, yukarıda belirtilen milyonların dolaşımı Kıbrıs’la, minyatür bir düzlemde de olsa, temas ettiği sürece, Kıbrıs’ta Savaş engellenemez.
Ada üzerinde yaşadığımız ve yazmakta olduğumuz tarihimizde düştüğümüz, içselleştirdiğimiz yanılgılar Nancy’nin analizi sayesinde şeffaflaşı-yor. Modern Kıbrıs tarihinin etnik çatışmalardan ibaret olduğu düşüncesi, en iyi ihtimalle naif, en kötü ihtimalle sorumsuz bir dünya görüşünü, daha doğrusu, ‘dünyasız’ bir görüşü temsil ediyor. Söylem coğrafyamızda Kıbrıs tek başına, dünya dışı, amorf bir çölün ortasında yer alıyor. Dağarcığımız, terminolojimiz, dünyayla birlikte olamayan, dünyaya açılamayan kavramsal seraplarla dolup taşıyor.
Meselenin dünyada olup bitenden haberdar olmaktan çok, dünyada olup bitenle bizlerin iliş-kisini analiz etmek, en azından tasavvur etmek olduğunu fark etmeliyiz. Kıbrıs’a özel lanetleri-miz, umutlarımız olmadığını, tamamıyla bütün dünyadan beslenen korkularımız ve mutluluklarımız olduğunu zihinlerimizde tasarlamalıyız. ‘Dünyayı Kıbrıs’tan ibaret sanma, dünyayı Kıbrıs’a indirgeme’ gafletini, ‘Kıbrıs’ın dünyadan ibaret olduğu, dünyadan oluştuğu, dünya içerisinde var olduğu’ (bir mikrokozmos olduğu) bilgisiyle yüzleştirmeliyiz.
Jean-Luc Nancy’nin en önemli kitabının başlığı bile bu dünyadaki varoluş halimizi kendiliğinden açığa çıkarma kudretine sahip: ‘Tekil çoğul olmak’... Nancy’yi (örneğin, bu yazının da tümüne sinen) ‘biz(ler)’ öznesi/kelimesi düşündürüyor. ‘Biz(ler)’ dediğimiz anda hep bir çoğulluğa sesleniyoruz, fakat bu seslenişle hep bir birlik olma, birlikteliği tekilleştirme, tek kimlik altında bulunma kaygısını da taşıyoruz.
Çok basit bir mesajı var Nancy’nin: Bu dünyada (var) olmak, yalnızca birlikte olmakla mümkündür. En dışlayıcı, en tekil varlık dahi dışladığı birlikteliğe, çoğulluğa gönderme yaparak yalnızlığa kavuşur. Bu dünyada yalnızlık bile çoğuldur.
Dolayısıyla, Kıbrıs’taki ‘bizler’, dünyanın savaşlarını, haksızlıklarını, suçlarını dışlamayıp, onları tekilliğimizi var eden çoğulluklar olarak algıladıkça, hiçbir zaman kimsenin imzasıyla garanti altına alınamayacak bir dünya barışı tahayyül edebileceğiz. ‘Bizler’, Dünyanın Savaşının sorumlularından olduğumuzu açığa çıkardıkça, Kıbrıs’a ait olmadan dünyada olmayı, Kıbrıs’ta dünyayla birlikte olmayı anlayabileceğiz.
|