|
Bugün gerçekleşmesi beklenen Talat-Hristofyas görüşmesi için çok şeyler söylendi, yazıldı, çizildi. Radyolarda, televizyon ekranlarında söyleşiler ve çeşitli programlar yapıldı.
Sadece Kıbrıs'ın iki kesiminde değil, aynı zamanda Türkiye, Yunanistan, İngiltere, ABD ve Kıbrıs'la yakından ilgilenen diğer ülkelerde de... Tabii ki bunlar arasında AB'nin merkezi Brüksel özel bir yere sahip.
Hristofyas, her ne kadar seçilir seçilmez Atina'ya gittiyse de, Brüksel'i de ihmal etmedi, üstelik ayrı ayrı da mektup gönderdi. Bunu pekiştirmek için Yunan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni de, fırsat bu fırsat, "başka garantörlere gerek yok, varılabilecek bir uzlaşmayı AB de garanti edebilir" demesin mi?..
Bir yerde buna, 'eşeğe binmeden ayaklarını sallama' veya 'dereyi görmeden paçaları sıvama' atasözleri ile yanıt vermek gerek.
Bu arada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın girişimleri, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın da BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin Lefkoşa'daki misyon şefleriyle buluşması, 21 Mart öncesi yer alan önemli gelişmelerdendir.
Her neyse; uzun bir süreden sonra, kısmetse bugün görüşmeler yeniden başlıyor. Kim ne söyledi, artık gerilerde kaldı. 'Bismillah' deyip de masaya oturduklarında, nabız yoklamalar, el ense çekmeler başlayacak.
Gerçi Talat, Hristofyas'ın sikletinde değil ama, bizim, Başkana güvenimiz tamdır!..
Masaya gelecek olan '8 Temmuz Anlaşması' mı, 'Annan Planı' mı, yoksa başka bir şey mi?..
İşte meselenin püf noktası da burada!..
Rum tarafı ve Yunanistan, Annan Planı'nın öldüğünü ve müzakere sürecinde gündeme gelmesinin söz konusu olmadığını açık bir dille tekrarlarken, Kıbrıs Türk tarafı da '8 Temmuz Anlaşması' ile bir yere varılamayacağı görüşünde. Bunun çeşitli neden ve gerekçeleri vardır.
Nitekim Hristofyas, "hareket noktamız 8 Temmuz" diyor da, başka bir şey demiyor. Hristofyas ayrıca 1977 Denktaş-Makarios ve 1979 Denktaş-Kiprianu anlaşmalarından sonra 8 Temmuz Anlaşması'nın iki toplum arasında var olan yegane anlaşma olduğunu kaydediyor.
Peki; bir orta yol bulunamaz mı?..
Niye bulunmasın?.. Bulunabilmesi için de öncelikle samimiyet ve iyi niyet şarttır!..
Lokmacı Kapısı, bu iyi niyetin bir tezahürü olabilir mi?.. Niye olmasın?..
Bir defa her iki başkan da öncelikle müzakere masasına otururken, eşit sıfatlarla oturduklarının bilincinde olurlarsa, olumlu adımı atmış olacaklar, iyi bir başlangıç yapacaklardır. Çünkü Kıbrıs sorununda öncelikle iki taraftırlar. Birinin avantajı, diğerinin dezavantajı masaya yansıtılmamalıdır. Yani Talat da, Hristofyas da 'öteki' şapkalarını çıkarıp bir yana koymalı ve öylece başlamalıdırlar.
Nihayet Hristofyas, Kıbrıslı Rumların oylarıyla, Talat da Kıbrıslı Türklerin oylarıyla seçilmiş başkanlardır. Halk oyuyla bu makamlara getirilmişlerdir.
Bundan çıkan sonuç da şudur: Kıbrıs'ta bir halk değil, iki halk vardır. Azınlık olan Ermeniler, Maronitler ve Latinler dışında Türk ve Rum halkı, bu adanın kaderini tayin edecek olan iki taraftır. Her ikisinin de dili, dini, milliyeti, ırkı birbirinden farklıdır. Bu gerçeklerden yola çıkarak, bugüne kadar adada bir 'Kıbrıs milleti' veya 'Kıbrıslı milleti' oluşamamıştır.
İşte Hristofyas'ın öncelikle bu gerçekleri göz ardı etmemesi ve kabullenmesi gerektiği inancındayız. 'Tek halk' veya 'tek millet' söylemlerinin barışa ve uzlaşmaya bir katkısı olmadığını ve olmayacağını idrak etmelidir. "Ben, dünya nezdinde tanınmış bir devletim, üstelik de AB üyesiyim" kompleksinden de soyutlanması ve masada eşitlik ilkesine riayet etmesi gerek.
Nihayet dünya da bilmektedir ki, Kıbrıs'ta iki halk vardır. Biri tanınsa, öteki tanınmasa da iki ayrı devlet vardır. İngiliz üsleri dışında, iki ayrı egemen bölge vardır. Güney'dekine Rumlar, Kuzey'dekine de Türkler hakimdir ve hükmetmektedirler.
Yani, Hristofyas'ın avantajlarına karşın, Talat'ın eli de boş değildir. Herhalde armut toplayacak değildir.
Bu nedenlerden dolayı ne Talat, ne de Hristofyas masaya 'ben benim' diyerek oturmamalı, Kıbrıs gerçekleri ışığında bir uzlaşmaya varabilmek için asgari müştereklerde birleşmeli, azami çabayı göstermelidirler.
Kalıcı, barışçı, sürdürülebilir, onurlu, kimsenin kimseye, Rum'un Türk'e, Türk'ün de Rum'a hükmedemeyeceği, siyasi eşitliğe dayalı bir çözüm arzu etmekteyiz.
Temennimiz, müzakere masasında samimiyet ve iyi niyetin her zaman hakim olmasıdır. Bu olduğu takdirde bir al-ver sürecinde taraflar, kendilerini sadece alan, fakat vermeyen taraf olarak değil, hem alan, hem de veren taraf konumunda görmelidirler. İcabında alınacak, ama icabında da verilecektir.
Ha.. Verilemiyecek bazı şeyler de vardır ki, bunlar da 'kırmızı çizgiler'dir. Olmazsa olmazlardır. Türk tarafının olduğu kadar, Rum tarafının da olmazsa olmazları vardır. Müzakereler olumlu bir yönde seyrederse, gün gele bunlarda da zorlamalar olacağı kaçınılmazdır.
Kıbrıs'ta barışçı, kalıcı ve iki tarafı da tatmin edici bir uzlaşmaya, genelde mağduriyete uğrayan taraf olarak Kıbrıs Türk halkının değil, fakat Kıbrıs Rum halkının da ihtiyacı vardır.
Her ne kadar tanınmış olsalar da, AB üyesi olsalar da!..
Bu adada zaman zaman öyle gelişmeler yaşanmaktadır ki, Türkler kadar, Rumların da istim üstünde oturdukları gerçeği yadsınamaz.
Bunları dikkate alarak, zaten karmaşa içinde bulunduğumuz bölgede bu fırsatı yakalayabilirsek, bölgedeki istikrarsızlığın istikrara dönüşmesine katkı koyabilir, Türkiye ve Yunanistan arasında da bir köprü oluşturulmasını sağlayabiliriz.
Bunlar da büyük düşünmekle, ada gerçeklerini kabullenmek ve hazmetmekle mümkün olabilir!..
|