|
Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nda Kıbrıs sorununu en iyi bilenlerden, Emekli Büyükelçi Sayın Tugay Uluçevik geçen gün bir mektup gönderdi. Daha doğrusu yazdığı bir yazıyı. Günümüz koşullarında Kıbrıs'la ilgili gelişmelere ışık tutması açısından Sn. Uluçevik'in yazısına yer vermemezlik edemezdik. Şunları vurguluyor:
"Rum kesiminde yapılan seçimde Papadopulos'un ilk turda elenmesi ve "Kıbrıs'ta çözüm" sloganını kullanan Hristofyas'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi, KKTC'de Cumhurbaşkanı Talat ve Başbakan Soyer tarafından memnunlukla karşılanmış ve "çözüm için umut, son şans ve fırsat penceresi" gibi sözlerle değerlendirilmiştir. Yunanistan Başbakanı Karamanlis'in değerlendirmesi de bu yönde olmuştur. Türk ve Yunan dışişleri bakanları da 8 Mart tarihinde Ankara'daki buluşmalarında, sorunun 2008'de çözülmesi için 'bir fırsat penceresinin açıldığını düşündüklerini' dile getirmişlerdir. Bu değerlendirmeler, uluslararası toplumun belli başlı çevrelerince de paylaşılmıştır. İç ve dış basında da genellikle "2008'in sonuna kadar Kıbrıs'ta çözüm beklentisi" ön plana çıkarılmıştır.
Sorunun çözümü 'baş önceliğimdir' diyen ve "Talat ile uzun süredir tanışıyoruz, kendisi eski bir dosttur ve
öteden beri birlikte çalışmaktayız; Kıbrıslı Türklere dostluk duygularıyla barış eli uzatıyorum 'gibi sözleri dile getirerek göreve başlayan bir Rum lidere, söylemleri ve tutumları aksini ortaya koymadığı sürece, KKTC'nin aynı dostluk ve barışseverlikle mukabele etmesi ve sorunun çözümü arzusunu dile getirmesi doğaldır. Türkiye'nin de bu tutumunda KKTC'yi desteklemesi barışçı dış politikasının bir icabıdır. Yadırgadığımız husus, yeni Rum liderin, 'çözüm istediğini' söyleyerek yarattığı yeni imajla çok geçmeden Kıbrıs Rum tarafının geleneksel politikalarının temel unsurlarını tekrarlamaya başlamasından sonra da Lefkoşa ve Ankara'da "2008'de çözüm için açılan fırsat penceresinden" söz edilmeye devam olunmasıdır.
Hristofyas'ın yemin törenindeki konuşmasının içeriğinin "çözümsüzlük yanlısı" Papadopulos'un 5 yıl önce kendi yemin töreninde (28 Şubat 2003) yaptığı konuşmanın içeriğiyle karşılaştırılması, iki liderin Kıbrıs sorununun mahiyetine ve ulaşmak istedikleri çözüm şekline dair görüşlerinin birbirininkinden farklı olmadığını çarpıcı biçimde ortaya koymaktır. İki lider de görevlerinin başlangıcında, Kıbrıs sorununun Türkiye'nin adayı "istila ve işgal etmesinin" sonucu olarak ortaya çıktığı iddiasını dile getirmişlerdir. Onlara göre, sorunun çözümünün hedefi, Türk 'istila ve işgalinin' sona erdirilmesi, 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin "ülkesiyle, halkıyla, kurumlarıyla ve ekonomisiyle yeniden birleştirilmesi; yabancı devletlerin garanti hak ve yetkilerinin kaldırılması suretiyle güvenliğin tesis edilmesi ve Türkiye'den gelip yerleşmiş olanların adadan ayrılmalarının sağlanmasıdır. Her ikisinin de çözüm şekli için ortaya koyduğu vizyon 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin temelinde ve çatısı altında 'birleşik Kıbrıs' devletidir. Çözüm, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenliğini, bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve birliğini yeniden tesis etmelidir. 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nde tek halk vardır. Devletin egemenliği ve uluslararası kişiliği de tektir. Birleştikleri bir nokta da çözüm şeklinin 'işleyebilir' (fonksiyonel) olmasıdır. Rumların düşüncesinde 'işleyebilir çözümün' anlamı şudur:
1960'da ortaya çıkan çözüm 'işleyebilir' değildi. Çünkü 1960 düzeni, coğrafi zemini olmayan bir nevi federal sistem yaratmıştı. Rumların 'azınlık' olarak kabul ettiği Kıbrıs Türk halkını, Rum toplumunun karşısında hukuken eşit statüde bir 'toplum' düzeyine getirmişti. Eşit statüsünü koruyabilmesi için Kıbrıs Türk toplumuna Anayasal güvenceler vermişti. Kıbrıslı Türk olan Cumhurbaşkanı yardımcısına 'veto' hakkı ve yetkisi tanımıştı. Türkiye, Yunanistan'la birlikte adada asker bulundurma hakkını ve garantör olma yetkisini elde etmişti Türkiye'nin 20 Temmuz 1974'teki Barış Harekâtı'nın yasal dayanağı 1960 antlaşmaları olmuştu.
Bu düzenlemeler ve kurumlar Rumların nazarında 1960 düzenini 'işleyemez´ kılmıştı. İşte bunun içindir ki Papadopulos ile Hristofyas aynı dili kullanmaktadırlar ve içinde yukarıdaki veya benzeri unsurların bulunmadığı 'işleyebilir' (!), açıkçası kendi emelleri için rahatlıkla kullanılabilir bir çözümün peşinde koşmaktadırlar. Her iki liderin partilerinin Annan Planı'na 2004'te ret oyu vermiş olmalarının sebeplerinden biri de budur.
Hristofyas konuşmalarında, Kıbrıs Türk halkının ayrı varlığını göz ardı eden ifadelerle Kıbrıslı Türklere 'vatandaşlarım' diyerek hitap etmektedir. Onları, adada yaşayan ve 1960 Anayasası'nda (madde 2/3) Türk ve Rum toplumlarına mensup olmayan kişiler ve dini gruplar olarak zikredilen birkaç yüz kişilik Maronit, Ermeni ve Latin gruplarıyla bir tutmaktadır. Hristofyas'a göre çözüm, BM kararlarına dayalı olarak Kıbrıs Cumhuriyeti için yeni bir Anayasa yapılması suretiyle iki toplumlu ve iki kesimli bir federal yapı şeklinde ortaya çıkacaktır.
Çözüm AB hukukuyla ve insan haklarıyla ilgili uluslar arası sözleşmelerle de bağdaşır olmalıdır. (AB hukukunun çözümün iki kesimli niteliğinin korunmasına müsait olmadığı bilinmektedir.) İki toplumun siyasi eşitliği çözüm halinde 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin çatısı altında geçerli olacaktır. Yani, çözümden önce Kıbrıs Türk tarafı, Rum tarafıyla eşit statüde değildir.
Hristofyas, çözüm süreciyle ilgili olarak, Kıbrıs Türk tarafına yukarıdan bakan ve onları muhatap almak istemediğini gösteren ifadeler kullanmaktadır. "Çözümün anahtarı Ankara'nın elindedir" demektedir. "Talat'ın ve Kıbrıslı Türklerin Ankara ile olan bağları kesilmelidir" şeklinde konuşmaya cüret edebilmektedir. "Gelecekleri konusunda karar verebilmeleri için Türkiye'nin Kıbrıslıları özgür bırakmasını" dilemektedir. "Türkiye'nin AB'ye ve Kıbrıs'a karşı olan yükümlülüklerini yerine getirmesini" istemektedir. 'Uzlaşmazlığını sona erdirmesi için Türkiye'ye baskı yapılması' çağrısında bulunmaktadır. Cumhurbaşkanı Talat ve Başbakan Erdoğan, yeniden başlatılacak çözüm arayışlarında Annan Planı'ndan hiç olmazsa ruhu itibarıyla yararlanılabileceğini düşünürken, Hristofyas, Annan Planı'nın referans olarak alınmasına dahi karşı çıkmaktadır. Karamanlis de Annan Planı'nın çözüm arayışlarında zemin olamayacağını açıklamıştır.
Hristofyas son defa Brüksel'de AB yetkilileriyle yaptığı görüşmede, 'Kıbrıslı Türklere ambargo uygulandığını' inkar etmiş ve "Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin vatandaşları olmanın bütün nimetlerinden yararlanıyorlar ve Kıbrıs'ın yasal hava ve deniz limanlarından ticaret yapabilirler" şeklinde konuşmuştur. AB'nin, ambargoların kaldırılması düşüncesinin yanlış olduğunu söylemiştir.
Yeni Rum liderinin pervasızca yaptığı olumsuz açıklamaların KKTC ve Türkiye tarafından ilgili uluslar arası
mercilerin ve çevrelerin dikkatine getirilmesi ve enerjik protesto teşebbüsleri yapılması gerekirken, (Dışişlerininehil bürokrasisinin gereğini yapmakta olduğundan eminim) KKTC'de Talat'ın ve Soyer'in ve Ankara'da Dışişleri Bakanı Babacan'ın, 2008'de çözüm umudundan bahsetmeleri ve ortada çözüm için 'bir fırsat penceresinin bulunduğunu' öne sürmeleri, Kıbrıs ulusal davamız açısından ziyadesiyle düşündürücüdür.
Çünkü Hristofyas'ın beyanları, Talat'ın ve Hristofyas'ın ideolojik kökenleri aynı iki kardeş partiye, sırasıyla CTP ve AKEL'e mensup olmalarından öteye, yeni bir görüşme süreci başlatabilmek için taraflar arasında ortak bir nokta bulunmadığını ortaya koymaktadır.
Hristofyas'ın ana parametrelerini dile getirdiği bir çözüm şeklinin Türk ulusu için Kıbrıs ulusal davamızda teslimiyet anlamına geleceğini belirtmeye de lüzum yoktur. Hristofyas'ın yüzündeki makyaj çok çabuk akmıştır."
Uzun yıllardan beri Kıbrıs sorunu ile haşir neşir olmuş bir Büyükelçinin görüşleri böyle. Sn. Tugay Uluçevik, bugün Türk Dışişlerinin gelmiş geçmiş en değerli diplomatlarından biri olarak, son gelişmeleri deneyimleri ışığında irdelerken, buradaki yetkililere de bir kez daha ışık tutmuştur. Gerekli derslerin çıkarılması umuduyla...
|