|
Kıbrıs Rum tarafı 'havadan' memnunmuş... Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat da durumdan 'umutlu' imiş!..
İyi, hoş da acaba halk ne düşünüyor?..
Başkent Lefkoşa'da Lokmacı Kapısı'nın açılmasıyla iki taraf arasında, daha doğrusu iki halk arasında olumlu gelişmelerin olduğu bir gerçek. Yıllardan beri denenmekte olan güven yaratan veya güven artırıcı önlemler çerçevesinde bunu değerlendirecek olursak, bu konuda olumlu bir adım atıldığı yadsınamaz bir gerçektir.
Ancak şunu da kabul etmek gerekir ki, daha önce açılan kapılar, söz konusu güvensizliği giderememiş ve iki halk arasında yaratılması gereken güven de görülememiştir.
Elbette bunun da bir takım nedenleri vardır. Bunlara değinmek istemiyoruz.
Ancak bu durumun, Filistin ile İsrail arasındaki ilişkilere benzemesini de benimsemiyoruz. Orada cereyan eden olaylardan dolayı kin ve intikam duyguları daha da tırmanmakta, halklar birbirlerinden nefret eder hale gelmektedirler.
Bu durum, gelecek açısından hiç de hoş değildir. Bu duruma neden olan veya çanak tutanlar da gün gele bundan nasibini alacaklardır. Çünkü soruna taraf olanlardan birini okşamak, öteki tarafı da sağduyuya davet etmek, çözüme teşvik edici olmadığı gibi, ihtilafı daha da karmaşık hale getirmekten başka bir işe yaramamaktadır.
Kıbrıs meselesinde de durum benzeri bir seyri takip etmektedir.
Özellikle 'Kıbrıs Cumhuriyeti' Anayasası'na rağmen, Kıbrıs'ta devletin kurucusu olan iki taraftan birini AB üyeliğine almak, sorunun daha da karmaşık hale sokulması, son derece haksızlıktır ve bir tarafa 'üstünlük taslama' avantajı olarak değerlendirilmektedir. O nedenle Avrupa Birliği ve tek taraflı üyeliği teşvik ve destekleyenler, şimdilerde günah çıkarmak isteseler dahi, tarihi sorumluluktan kendilerini kurtaramazlar. Pek tabii ki, bunların başında da İngiltere gelmektedir. İngiltere, Kıbrıs Rum tarafının tek yanlı üyeliğini teşvik ve desteklediklerini bir süre önce açıklamıştır.
Yani "ben Kıbrıs'taki üslerimde rahat olayım da, ne olursa olsun" zihniyetinden hareketle, Rum tarafının üyeliğe alınmasında esaslı rol oynadığını, üyeliğin ileri götürülmesinde Yunanistan ile işbirliği yaptığını itiraf etmiştir. Durum böyle olunca da, İngiltere'nin gelinen noktada söz söyleme hakkı da yoktur. Çünkü tavrını açıkça ortaya koymuş ve Rum'un lehine karar vermiştir. Hem de garantör bir ülke olmasına rağmen. Hem de 15 Temmuz 1974 tarihinde adanın Yunanistan'la birleştirilmesine yönelik harekâtta rol almamasına, garantörlük ilkesine sadık kalmamasına rağmen...
İşte tüm bunlar göz ardı edilmeyen ve unutulmayan önemli hususlardır.
Kıbrıs Türk halkı, bu güne dek izlenen 'kaypak' politikaları not etmiştir. Aynen 24 Nisan 2004 Annan Planı referandumunda 'evet' dediği gibi...
Niye verilen sözler yerine getirilmemiştir?.. Garantör ülke olarak İngiltere bile niye bunlardan kaçınmıştır, niye Kıbrıs sorununda bir denge oluşturamamış ve hep tek yanlı politikalar izlemeyi yeğlemiştir?..
Bunlar sorulmakta ve yanıt alınamamaktadır.
Bu bakımdan diyoruz ki, kim ne derse desin, bundan sonra varılabilecek bir uzlaşmanın, mutabakatın daha da sağlam olması, eski günleri aratmaması gerek!..
Uzlaşmanın nasıl ve ne şekilde olabileceği konusunda çeşitli fikir ve görüşler ortaya konulabilir. Ama bir yerde varılabilecek anlaşma, EOKA sürecini, 21 Aralık 1963 Akritas Planı sürecini ve nihayet 15 Temmuz 1974 darbe sürecini dikkate alarak, daha sağlam bir zemine oturtulması gerektiği gerçeğini de ortaya koymaktadır. Çünkü Kıbrıs Türk halkı 20 Temmuz 1974 tarihine kadar çok çekmiştir. Hep saldırıya uğrayan, göçmen hayatı yaşayan, geleceği belirsiz bir yaşam sürdüren iki taraftan biri olmuştur.
Bunlar yaşanırken, kimse Kıbrıs Türk halkının gözünün yaşına bakmamış, aldırış etmemiş, yarasını sarmamıştır. Sadece Türkiye merhem olmaya çalışmış, kendi ırkından olan bir halkın bu adada ezilmesine göz yumulamayacağını dile getirmiş ve bu gerçeği dünyaya haykırmıştır.
Şimdi gelinen noktada eski defterleri açmak istemiyoruz, ama onlardan ders almadan da ileriye yönelik atılacak adımların pek de sağlık olmadığını takdir edenlerdeniz. Geçmişe hapsolmak istemiyoruz, ancak ondan dersler çıkararak, geleceği yönlendirmenin daha iyi olacağını da inkâr edemiyoruz.
Konuya bu şekilde değinirken, Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ'un, "garantiler sulandırılamaz" şeklindeki sözünü de bu çerçevede değerlendirmek gerek. KKTC'deki askeri birlikleri denetlemek amacıyla Kıbrıs'a gelen Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı ve birliklerinin 1974'ten bugüne kadar adada bulunuşunun, yalnız KKTC ve Kıbrıs Türk halkının güvenliği değil, aynı zamanda tüm adayı kapsayacak şekilde adaya güvenlik ve huzur getirilmesi için olduğunu, bunun da sağlandığına işaret ederek, bu hususun gözden kaçırılmaması gerektiğini söylemiştir.
Konunun daha derinliğine inmek istemiyoruz. Çünkü Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Başbuğ gayet açık konuşmuştur ve dosta, düşmana da mesajını iletmiştir.
"KKTC artık bir gerçek. Adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüm istiyorsanız, bu gerçeği kabul etmeniz lazım" diyen Başbuğ, böyle bir anlaşmanın tarafların eşit ve egemenlik haklarına sahip olarak ortak iradelerini koymalarıyla elde edilebileceğini kaydetmiş, "mutlaka garanti ve ittifak anlaşmaları muhafaza edilmeli, deldirtmemeli ve sulandırılmamalıdır" demiştir.
Zaten esas mesaj da buradadır. Önce Rum tarafı ile Yunanistan'a, sonra da diğerlerine iletilen bir mesajdır bu. "AB garantisi" diyerek, etrafa sahte öpücükler dağıtmaya, hoş görüntüler sergilemeye çalışanlara, etrafı toz pembe göstererek, geçmişi ve de gerçekleri örtmek, yeni acılara ortam hazırlamak isteyenlere yanıttır, uyarıdır. Kıbrıs'ta görüşme sürecine başlarken, bu hususların dikkate alınması gerek!..
|