|
Almanya eski Başbakanlarından Gerhard Schröder'in KKTC'ne yapmış olduğu ziyaret gerek imajımız gerekse verdiği mesaj açısından gerçekten önemlidir. Ziyaretin Ercan'dan yapılmış olması ise verdiği mesajın önemini artırmaktadır. Ziyaretin ayrıca enerji alanında somut sonuçlar doğurma potansiyeline sahip olduğu belirtilmektedir. Bu tür ziyaretlerin artarak sürdürülmesi temennisiyle, Sayın Schröder'in "Kuzey Kıbrıs'ın imajı değişti" söylemiyle gündeme gelen imaj konusunda bazı görüşlerimi sizlere aktarmak istiyorum.
Söze, geçtiğimiz günlerde Sayın Cumhurbaşkanımız'la yaptığım bir görüşmede kendisine de ifade ettiğim bir hususu belirtmekle başlayayım. Kıbrıs Türk tarafının dış dünyaya yansıttığı imajın pozitif olmasının önemi yadsınmazdır. Ancak bunu yaparken dengenin de çok iyi korunması ve sırf uzlaşmaz görünmemek kaygısıyla, uzlaşıcılığımızın bir zaaf olarak algılanıp aleyhimize istismar edilmemesine, yani bizden taviz koparmak için bir baskı aracına dönüşmemesine özen göstermemiz gerekmektedir. Bir başka deyişle, imajdan kazanacağız diye özden vermemeliyiz!
Görüşmelerin geçmiş aşamalarında, uluslararası alanda Kıbrıs Türk tarafının "katı ve uzlaşmaz" olduğu şeklinde bir imaj oluştuğu ve bunun da aleyhimize istismar edildiği bir vakıadır. Halbuki, Rum Dışişleri eski Bakanlarından Nikos Rolandis'in en son Alithia gazetesinin 31 Ocak 2008 tarihli sayısında yayınlanan "Oy Vereceğin Zaman Kanatlarını Kestiğin Güvercini Hatırla" başlıklı yazısında da belirttiği gibi, görüşmelerin"kilometre taşı" denebilecek safhalarında, yapılan tüm önerileri reddeden taraf Kıbrıs Rum tarafı olmuştur. Rolandis buna delil olarak 15 örnek sıralamaktadır. Buna karşın imaj sorunu olan tarafın Kıbrıs Türk tarafı olması ilginçtir! Bu, ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu yazımda sadece bunun bir "algılama" sorunu olduğuna işaret etmekle yetineceğim...
İmajların önem taşıdığı, hatta çoğu kez gerçeğin önüne geçtiği bir ortam olan New York'ta görev yaptığım dönemde, kendisiyle görüştüğüm saygın bir ülkenin tarafsızlığıyla bilinen Daimi Temsilcisi bana bu konuda şöyle demişti: "Uzlaşmazlık, uluslararası diplomaside sık sık kullanılan geçerli bir müzakere taktiğidir. Yeter ki yapıcı bir amaca yönelik olsun ve sırf inatçılık olsun diye yapılmasın!" Tabiatıyla kendisine amacımızın hak ve statümüzün korunması olduğunu, kısa zamanda yeniden yırtılıp çöpe atılacak bir anlaşma değil, kalıcı bir uzlaşı istediğimizi ve bunun çıkarımıza olduğunu değerlendirdiğimizi izah etmiş ve sanırım anlayış görmüştüm.
Tabii tüm çabalarımıza karşın uluslararası camia yine Kıbrıs konusunda bildiğini okumaya devam etti!...Ne 1985 ve 1986 Çerçeve Anlaşma taslaklarını kabul etmemiz, ne 1992 Fikirler Dizisi'ne olumlu yaklaşmamız, ne de 1994 Güven Yaratıcı Önlemler paketini nihai şekliyle benimsememiz bu durumu değiştirdi... Hatta, taşıdığı tüm risklere rağmen halkımızın Annan Planı'na evet demesinin dahi siyasi ve somut getirisi şu ana kadar son derece sınırlı olmuştur... Neden? Bunda etken olan tarihi ve kültürel nedenlerle (Türk ve Müslüman oluşumuz) baskı gruplarının (lobiler) rolünü şimdilik bir kenara bırakıyorum. Çünkü bunların kapsamlı bir incelemesi bu sütuna sığmaz. Bu konuda başta gelen siyasi neden, uluslararası topluluğun Kıbrıs'taki iki taraftan birini "Hükümet" diğerini ise sadece bir "toplum" olarak görmekle 1964'te yaptığı tarihi hatayı bir türlü düzeltmek istememesidir!
Gelelim Gambari süreci diye de bilinen 8 Temmuz 2006 Mutabakatı'na!
Bahse konu Mutabakatı zaman zaman yazılarımda eleştirdim. Bu, daha ziyade, Papadopulos'a anlaşmayı istismar edip durumu aleyhimize çevirmeye fırsat verdiğine inandığım içindir. Yukarıda bahse konu ettiğim görüşmemizde Cumhurbaşkanı Talat, o günün koşullarında, söz konusu anlaşmanın yapılmasını, siyasi eşitliğimizin vurgulanması açısından uygun gördüğünü söyledi. Bu açıklamayı da sizlerle paylaşmayı gerekli görüyorum.
Yukarıdaki değerlendirmelerden görüleceği üzere, uluslararası ilişkilerde imaj konusu karmaşık bir olaydır. Müzakerelerde olumsuz imajınız aleyhinize kullanılabileceği gibi olumlu imajınız da bazen bir handikap sayılabilir. Örneğin, olası görüşmelerin ileriki safhalarında üçüncü tarafların karşımıza şu şekilde bir argümanla çıkmalarını bekleyebiliriz: "Referandumlardan sonra kazandığınız moral (ahlaki)üstünlüğü sakın kaybetmeyin!" İlk bakışta makul görünen bu tavsiyenin Türkçesi, "Daha fazla taviz verin de imajınız bozulmasın"dır!.. Aslında bu, daha şimdiden, taraflar henüz masaya oturmadan da yapılmaktadır. "Türkiye bir miktar asker çekse ne olur?" "Rum mülkü üzerindeki inşaatları durdurunuz", vs. Bunun bize getirisi ne olacak? "Olumlu imajımızın bozulmaması"!
Bu tür talepler karşısında direnmeli, "imajımız bozulmasın" kaygısıyla özlü konularda gerilememeliyiz. Müzakereler, her iki tarafın da katılmasıyla mümkün olan bir "tango" ise, ileriye ve geriye atacağımız adımları şimdiden hesaplamamızda yarar vardır. Kendimizi aniden "sirtaki" yapar bulmak istemiyorsak!
|