|
Ünlü İngiliz edibi William Shakespeare'in ismini duymayan hemen hemen yoktur. Eserlerinden "Othello"nun bir sahnesinin, Gazimağusa surlarının aynı isimle anılan burçlarından birinde geçtiğini de çoğumuz işitmişizdir... Shakespeare'in trajedilerinde daima bir "deli" veya "soytarı" karakteri vardır. Başrolde olmasa bile, oyunlardaki işlevi hiç de küçümsenemez: Bütün krallar, kraliçeler, prensler, prensesler ve diğer kraliyet mensupları arasında yalın gerçeği söylemek. Yani, bir anlamda, oyuncuların içinde en dürüst ve açık sözlü olanı odur!
Ülkemizin kırsal kültüründe de benzeri tipler özellikle eskiden çok görülürdü. Örneğin, bir köyde gerçeği eğip bükmeden, "paldır küldür" söyleyen kişilere hemen "deli" lakabı verilir, sözleri ciddiye alınmazdı. Bazı kurnaz kişiler ise, bilerek ve isteyerek, kendilerine yakıştırılan bu sıfatın arkasına saklanır, bu onlara "ağzına geleni söyleme" olanağı verirdi. Kimse onlara aldırmazdı ama içten içe doğru söylediklerini bilirdi. Sayıları giderek azalsa da, bu tür karakterler Kıbrıs'ın her iki tarafında hala vardır. Bu yazımda Kıbrıs Rum tarafında, sadece bu "geleneği" sürdürmekle kalmayıp, milletvekilliği düzeyine çıkmış bir şahıstan bahsetmek istiyorum.
Sözü döndürüp dolaştırıp Kıbrıs konusuna getireceğimi herhalde anladınız!.. Sanırım kimden bahsettiğimi de... Marios Matsakis hakkında yazı yazmanın taşıdığı riskleri biliyor ve birçok söylediği ve yaptığının "akıl izanla" bağdaşmadığını kabul ediyorum.Güney'deki diplomatlar söylediklerini "deli saçması" olarak niteliyor ve geçiştiriyor. Bizdeki bazı siyasi çevreler ise "İki ayrı ve bağımsız devleti veya KKTC'nin tanınmasını savunmak Matsakis'e mi kaldı?" diyor. Hepsi doğru! Ancak benim söyleyeceklerim bu kişinin şahsıyla değil, söylediklerinin içeriğiyle ilgilidir. Ayrıca, özellikle Rum tarafında politikanın elitleri yalın gerçeği ya kabul etmek istemiyorlar veya söylemekten çekiniyorlar. Bu durumda meydan Matsakis'e kalıyor! O da, KKTC'nin tanınması ve Kıbrıslı Türklerin istedikleri takdirde ayrı ve bağımsız bir Devlet olarak yollarına devam etmesini cüretkar bir şekilde söylemeye devam ediyor ve bazen gazetelerimize manşet bile oluyor.
Bundan yarım asır kadar önce bir "deli" Kıbrıs kuyusuna bir taş attı!.. Bu taş enosis taşıydı!.."40 akıllı" (ki bu rakamı isterseniz 10 veya 100'le de çarpabilirsiniz!) onyıllardır o taşı kuyudan çıkaramıyor!.. Kimler geldi, kimler geçti!.. İlgili taraflara ek olarak arabulucular, Genel Sekreterler, Özel Temsilciler, Özel Danışmanlar, Barış Gücü Komutanları, Görüşmeciler, sayısız hukukçu ve siyaset adamı! Diplomasinin kralları, prensleri ve prensesleri...Bu kadar beyin gücü, sarf edilen enerji ve masraf! Düzinelerce öneri, binlerce sayfalık belge... Yabancı basın bir seferinde Kıbrıs'ı "diplomasi mezarlığına" benzetmişti. Şahsen, daha pozitif olan "diplomasi laboratuarı" tanımlamasını tercih ederim.
Rum seçimlerinin ikinci turu da tamamlandıktan kısa bir süre sonra, BM Genel Sekreteri'nin süreci yeniden başlatmak üzere adaya bir ekip göndermesi bekleniyor. Yani, Kıbrıs sahnesinde yeni bir oyun başlamak üzere! Bu arada bazı aktörler değişiyor... Bazıları perde gerisine çekilirken, (çok da yeni olmayan) "yeni yüzler" sahneye çıkıyor... Ha, sahi, bir önceki sahnede "Enosis"in ismi "Osmosis" olmuştu...Ama senaryo hep aynı! Bu gerçekten eski bir trajedi mi, yoksa modern çağın sonu gelmeyen televizyon serilerinden biri mi?
Kendi kendime soruyorum: Acaba bu kadar akıllı taşı kuyudan niye çıkaramıyor? Herhalde taşı yanlış kuyuda arıyorlar da ondan! Üstelik kullandıkları yöntemler hatalı ve adeta taşı kuyudan çıkarmamaya yönelik! Bir kere meseleye doğru teşhis konmamış... Ayrıca, taraflardan birini hükümran olarak kabul edip diğerinin eşit siyasi varlığı ve statüsünü inkar eden bir yaklaşımla bu oyun "mutlu son"la neticelenebilir mi?
Geçtiğimiz günlerde Kıbrıs TV'de benimle yaptığı söyleşide, dostum Taylan Kav bir eleştiride bulundu: "Yaptığınız tespitlerde çıkış yolu göstermiyorsunuz" şeklindeki bu eleştiriyi özetle "Yazılarımda bunu bulabilirsiniz...Bu iki devletliliktir" diyerek yanıtlamıştım. Konuya açıklık getirmek bakımından bunu vurgulamakta yarar görüyorum. Bölünmüşlük bir gerçek olarak kabul edilip uluslararası alanda tescil edilmeden birleşme olmasını beklemek en azından bir mantık hatasıdır. Buna yönelik çabalar, ancak bizi Güney'deki Rum Devleti'ne yamalamaya yönelik uğraşlardır. Adil, dengeli ve yaşayabilir bir uzlaşı veya anlaşma, ancak uluslararası alanda tescil edilmiş iki eşit siyasi varlık, yani iki devlet arasında imzalanabilir. Bu mümkün olmadığı takdirde ise taraflar ayrı, bağımsız ve egemen devletler olarak yollarına devam ederler.
" 40 Akıllının" bu bulmacayı çözmek için yine kolları sıvadığı bir aşamada, acaba bir "deli"nin söylediklerine bakmakta yarar yok mu?
|