|
Bundan bir önceki yazımda Birleşmiş Milletler'in konumunu irdelemiştim. Aslında BM, bu tür bir uzlaşmazlıkta konunun özüne yönelik bir pozisyon alamaz. Üstlenmiş olduğu "iyi niyet görevi" onun tarafsız ve "nötr" olmasını gerektirir. Aksi takdirde etkinliğini kaybeder. Ancak pratikte bu her zaman geçerli değildir. Annan Planı döneminde Genel Sekreter'in görev çerçevesinin sınırlarını aşarak hakemlik rolü üstlendiği hatırlanacaktır. BM bunu tarafların verdiği yetki gerekçesine dayandırmıştı. Ama bu bile sorunu çözmeye yetmedi! Şimdi ise taraflar, özellikle Rum tarafı, BM'ye bu tür yetkiler vermeye hiç de arzulu görünmüyor. BM de herhangi bir başarısızlığın kendisine mal edilmemesi için bundan kaçınacağa benziyor.
Bu teknik içerikli hatırlatmadan sonra, gelelim Kıbrıs Türk tarafının son zamanlarda ana unsurları ortaya çıkan tutumuna.
Bu konuda geçtiğimiz günlerde gün ışığına çıkan en önemli gelişme, hiç şüphesiz Cumhurbaşkanı Talat'ın BM Genel Sekreteri'ne göndermiş olduğu mektuptur. Gerek Rum basınına sızan haberlere gerekse diğer kaynaklardan elde edilen bilgilere göre, söz konusu mektubunda Sayın Talat, görüşmelerin 31 Mart 2004 tarihli "BM Kapsamlı Çözüm Planı" zemininde başlatılmasını öngörmektedir. Yine bu bağlamda, söz konusu Plan'ın (ki bu halk arasında Annan Planı diye bilinen Plan'dır, ancak mektupta bu isimle zikredilmemektedir) BM'nin bugüne kadar ortaya koyduğu parametreler ve "topyekün birikimi" içeren en kapsamlı Plan olduğu ve bir kenara atılıp sulandırılamayacağı belirtilmektedir.
Sayın Talat'ın görüşmeler öncesinde pozisyonumuzun ana hatlarını, hem de yazılı olarak Genel Sekreter'e bildirmesinin isabetli bir yaklaşım olduğunu düşünmekteyim. Her ne kadar bu daha masaya oturmadan elimizi açmak anlamına gelse de! Zaten 45 yıllık bu meselede kimin ne istediğini bilmeyen mi kaldı?
Ancak, BM'nin Kapsamlı Çözüm Planı'nın pozisyonumuzun alt çizgisini oluşturduğunu ortaya koymanın birtakım riskleri beraberinde getirdiği de bir gerçektir. Bunların başında, bizim bu çizginin daha da altına çekilmemeyi nasıl başarabileceğimiz gelmektedir. Planı beğendiğimizden değil uzlaşı istediğimizden dolayı kabul ettiğimizi esasen hemen herkes biliyor. Tüm risklerine rağmen bunu yapmakla uluslararası alanda olumlu bir imaj yarattığımız da bir gerçek. Ancak bunun, müzakere masasında bir zaaf olarak algılanıp aleyhimize kullanılması da neredeyse kaçınılmazdır! Çünkü, Planı reddetmiş olmakla belgenin unsurlarıyla kendisini bağlı saymayan bir Rum tarafı, Plan'ı zamanında kabul etmiş ve bugün dahi onu müzakere zemini olarak gören Kıbrıs Türk tarafından daha çok taviz koparmaya çalışacaktır. Daha da önemlisi, aracılardan bu konuda destek bulacak, buna direndiği ve "elini yükseltmeye" çalıştığı takdirde ise suçlu sandalyesine oturtulacaktır. Bunun yaratacağı baskıları siz düşünün!
Buna rakamsal bir çerçevede bakacak olursak, BM için sorun, %76'lık bir "hayır"ın % 50'nin altına nasıl çekilebileceğidir. Tabii ki hâlâ %65 "evet" noktasında olduğu varsayılan taraftan yeni tavizler koparmak suretiyle! Aksi takdirde uzlaşı nasıl sağlanacak?
Halbuki, Nisan 2004 referandumlarından sonra köprünün altından çok sular geçmiştir. Kıbrıs Türk halkının hâlâ 2004'te olduğu noktada olduğunu düşünmek büyük hata olur. Gerek halk gerekse yetkililerimiz ve Türkiye "iki devletli çözüm"den bahsetmektedir. Bu da başka ve çok kritik bir soruyu akla getirmektedir: "İki devletli çözüm"den neyi kastettiğimiz! Aslında Sayın Talat bahse konu mektubunda bu soruya yanıt vermektedir ve beni endişelendiren de budur. Zemin olarak BM Planı alındığına göre, Plan'daki devlet tanımı, herkesin "kurucu devlet" olarak bildiği, ama gerçekte "oluşturucu devlet" (İngilizce tabiriyle "constituent states") olan yapıdır.
"Fark ne?" diyeceksiniz. Fark, çoktandır ya unuttuğumuz veya yetkililerimizin ağzına almaya çekindiği egemenlik kavramındadır. Sayın Talat olası bir uzlaşının "bakir doğum" (virgin birth) kavramı üzerine bina edilmesi gerektiğini esasen açıklamıştır. Bunun anlamı, yeni ortaklığın eşit egemen siyasi birimler, yani mevcut devletler tarafından kurulmayıp, "gökten zembille ineceğidir"! Bunun sakıncalarını irdelemek ise başka bir yazının konusudur.
|