|
Son iki yazımda Birleşmiş Milletler'in konumu ile Kıbrıs Türk tarafının tutumunu irdelemiştim. Kıbrıs Rum tarafının tutumuna da bakmadan bu yazı serisi tamamlanmış sayılmaz. Esasen, uzlaşı konusunda belirleyici olacak olan kanımca Kıbrıs Rum tarafının zaten bilinmekte olan tutumunda bir değişiklik olup olmayacağıdır. Bu da "yeni lider"in tutumunda köklü bir değişiklik olup olmadığına ve olmuş olsa bile bunu Rum tarafında ulusal konsesüs'le oluşan politikayı değiştirmekte ne ölçüde etkili olacağına bağlıdır.
Kayıtlara göre Hristofyas'ın Partisi AKEL, Klerides dönemi hariç, 1970 yılından bu yana Kıbrıs Rum tarafında oluşturulan tüm koalisyon hükümetlerinin içinde yer almıştır. Ayrıca Rum Ulusal Konseyi'nin almış olduğu kararlarda onayı vardır. Buna karşın, iç ve dış siyasi çevrelerde, onun liderlik koltuğuna oturmasının yeni bir fırsat yarattığı şeklinde bir kanı vardır. Yaratılan "ivme"den yararlanılması gerektiği söylenmektedir. Bunlar sadece bir temenniden ibaret mi, yoksa adanın kalıcı olarak bölünmesi tehlikesi, Kıbrıs Rum liderliğini Kıbrıs Türk tarafı ile gerçekler temelinde, hakiki bir eşitliğe dayalı ve etkin garantilerle donatılmış yeni bir ortaklığa razı etmeye yetecek mi?
Kıbrıs Rum liderliğinden şu ana kadar gelen sinyaller bu soruya olumlu yanıt verilmesine olanak tanımamaktadır. Yapıcı diyebileceğimiz tek gelişme yeni liderin, selefinin aksine, Kıbrıs Türk tarafıyla görüşmeye daha açık olmasıdır. Hristofyas'ın "iki taraf arasında imzalanmış tek anlaşma" diye tanımladığı 8 Temmuz 2006 mutabakatını (namı diğer "Gambari süreci") nasıl kullanacağı ise halen bir soru işaretidir. Çünkü bu mutabakat yöntemsel ağırlıklı, "iskelet" bir anlaşmadır ve Papadopulos döneminde olduğu gibi, istendiği takdirde bir oyalama taktiği olarak kullanılmaya açıktır. Söz konusu mutabakata "açıklık getirmeye" yönelik, zamanın Genel Sekreter Yardımcısı Gambari'nin iki lidere gönderdiği 15 Kasım 2007 tarihli mektup ise bu konudaki belirsizlik ve soru işaretlerini ortadan kaldırmaya yeterli değildir ve esasen bazı bölümleri zaman aşımına uğramıştır.
Sayın Hristofyas, selefi Papadopulos gibi Kıbrıs sorununa bir "istila ve işgal sorunu" olarak bakmakta olduğunu çeşitli vesilelerle açıklamıştır. "Adada tek bir Türk askerinin kalmayacağı" bir sistem istediğini de belirtmekten çekinmemiştir. Selefinin "yerleşikler, göçmenlerin dönüş hakkı ve mülkiyet hakkı" gibi söylemlerini de sürdüren Rum lider, statü konusunda ise Kıbrıslı Türkleri, Ermeniler, Maronitler ve Latinlerle aynı kefeye koymuştur. Gerçi Kıbrıslı Rumları da aynı kefeye koymuştur ama bunun bir "püf noktası" vardır. Bu, sadece bireysel eşitliğin geçerli olacağı bir Kıbrıs'ta, sayıca bizden fazla olan Kıbrıs Rum halkını rahatsız etmez! Nasıl olsa rakamlara dayanarak istedikleri kararları aldırtabilirler. Halbuki biz, bireysel eşitliğin (ki bu esasen her demokratik rejimin "olmazsa olmazıdır") ötesinde kurumsal eşitlik ve yönetime etkin katılımdan bahsediyoruz. Kısacası, önemli olan Hristofyas'ın Kıbrıs Türk halkının siyasi eşitliğini ve bunun gerektirdiği yeni ortaklık devletine etkin katılımını kabul edip etmediğidir. Söylediklerine bakılırsa bu konudaki niyetlerine en azından kuşkuyla bakmak hakkımızdır!
Hristofyas'ın "üniter devletten evrim yoluyla federal devlete geçiş" şeklindeki sözleri kuşkuları daha da artırmaktadır. 1960 ortaklık Cumhuriyeti üniter devlet değil, "fonksiyonel bir federasyon"du. 1963'ten sonra ise silah zoruyla gasp edip kendi tekellerine aldıkları sözde "Kıbrıs Cumhuriyeti" münhasıran bir Rum devletidir. Diğer çok önemli bir husus, öngörülen yeni bir ortaklığın ne 1960'ta kurulan ortaklık Cumhuriyeti, ne de1963'te silah zoruyla oluşturulan Rum Yönetimi'nin bir devamı olacağıdır. Aslında en pratik ve mantıki olan, mevcut iki egemen devletin, aralarında varacakları bir anlaşmayla yetki ve egemenliklerinin bir bölümünü yeni kurulacak bir ortaklığa devretmeleridir. Hristofyas'ın yukarıdaki ifadeleri, bırakın böyle pratik ve mantıki bir yöntemi, Annan Planı'ndaki "bakir doğum" yaklaşımıyla dahi bağdaşmamaktadır.
Sözcü Stefanu'nun "işlevsellik" konusundaki sözleri ise yine Papadopulos döneminin söylemleri olup ayrı bir sorun yaratmaktadır. Olası yeni bir ortaklığın çalışır olmasını herkes arzu eder. Ancak bu söylemin tarihçesine bakıldığında, hiç de masumane bir talep olmadığı görülecektir. Rum tarafının 1960 Cumhuriyeti'ni yıkmakta kullandığı gerekçelerin başında anayasal sistemin çalışmadığı, yani "işlevsel olmadığı" iddiası gelmekteydi. Bunun anlamı, Rum tarafının sayısal üstünlüğüne dayanarak Kıbrıslı Türkleri tahakkümü altına almasını Anayasa'nın engellemesiydi. Anayasa'yı bu yüzden tadil etmeye kalkıştılar ve başaramayınca da Kıbrıslı Türk ortağa saldırdılar. Sonra ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Kurulması öngörülen yeni ortaklıkta tıkanıklıktan çekiniliyorsa, bunu önlemenin yolu, "işlevsellik" adına bir tarafın ötekini tahakkümü altına almasına kapıyı açmak değil, BM parametreleri arasında bulunan "tıkanıklık giderici mekanizma"ların oluşturulmasını sağlamaktır.
Görüleceği gibi, Rum liderliğinin söylemleri ciddi sorunlar yaratacak nitelikte olup iki tarafın pozisyonları arasındaki farklılığın boyutunu göstermektedir. Peki, Hristofyas ve ekibi bu klişeleşmiş sözleri niye sarf etmektedir? Kimileri bunu müzakereler öncesinde sırf elini güçlendirmek için yaptığını iddia ediyor. İnşallah öyledir! Ama söylenenlerin kapsam ve niteliği, bunların sırf taktik mülahazalarla söylenmiş sözler olmadığını göstermektedir. Kaldı ki Sayın Hristofyas'ın ilk icraatları da Rum tarafının Kıbrıs politikasında "devamlılığın" geçerli olacağının sinyallerini vermektedir.
Gazimağusa-Lazkiye feribot seferlerinin durdurulmasına yönelik olarak Suriye Büyükelçisi'yle yapılan temas yukarıdaki devamlılığın bir örneğidir. Kipriyanu ve Vasiliu dönemlerinin şahinlerinden eski Dışişleri BakanıYorgo Yakovu'ya "Başkanlık Komiseri" sıfatıyla görüşmelerde verilen görev ise diğer bir örnektir. "Hristofyas'ın kimi Dışişleri Bakanı atayacağından ziyade görüşmeci heyetine kimleri alacağı önemlidir" diyen gözlemcilerin bunu nasıl karşılayacağını merak ediyorum. Son alınan haberlere göre, Rum Yönetimi'nin çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı Markos Kipriyanu ise, "Kıbrıs Rum tarafı verebileceği tavizlerin en uç noktasına varmıştır" demekle kalmamış, AB'nin KKTC'de finanse etmekte olduğu projelerle ilgili olarak Avrupa Adalet Divanı'nda açmış oldukları davayı geri çekmeyecekleri anlamına gelen açıklamalarda bulunmuştur. Davanın geri çekilmesinin bir iyi niyet göstergesi olacağını söyleyen Sayın Başbakanımızın kulakları çınlasın!
|