|
Türkiye'de saygın bir düşünce kuruluşu olan Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM), 7 Mart 2007 tarihinde "Kıbrıs'ta 24 Şubat Sonrası Dönem ve Çözüm Arayışlarına Yönelik Gözlemler" başlıklı ilginç bir rapor yayınladı. Kıbrıs konusunda uzman olsun veya olmasın, konuya ilgi duyan herkesin okumasını tavsiye ettiğim raporla ilgili bazı değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kosova'nın bağımsızlık ilanına denk gelen (veya getirilen) Güney Kıbrıs'taki ilk tur Başkanlık seçimleri ve sonrasında yaşanan gelişmeleri konu alan rapor, Hristofyas'ın zaferiyle sonuçlanan ikinci turdan sonra çözüme yönelik artan beklentilerin ne derece gerçekçi olduğunu irdelemekte, imajı güçlenen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Yunanistan'la tam bir uyum içinde izlemesi muhtemel politikaları ele almaktadır. Rapor aynı zamanda uluslararası toplumun tutumu ve KKTC'deki siyasi tabloya da sayfalarında yer vermektedir.
Derinliğine bir araştırmanın ürünü olduğu anlaşılan rapor, sonuç bölümünde ise, başlaması beklenen yeni görüşme sürecinin bir kez daha Rumlar tarafından akamete uğratılması halinde "farklı seçenekler kendiliğinden ortaya çıkabilecektir" demekte, bu seçeneklerin ne olabileceğine değinmemekle birlikte "gerekli planlama ve hazırlıkları(n)" şimdiden yapılmasını önermektedir.
Rapor, şahsım dahil birçok köşe yazarı ve yorumcunun yaptığı gibi, Rum tarafında lider değişmesiyle "Rum siyasetinde köklü bir değişim beklemenin ne derece gerçekçi olduğunu" sorgulamakta, "Papadopulos'un seçimi kaybetmesine neden olan temel faktör, politikalarının Rum kamuoyundaki desteğini yitirmesi değil, yüzde 30-40 civarında oy potansiyeli bulunan Komünist AKEL Partisi'nin tercihiyle ilgilidir" demektedir. Bundan "...seçimi kaybeden Papadopulos'un siyaseti değil, Papadopulos'tur" sonucunu çıkaran rapor, ikinci turda adı geçenin Hristofyas'ı desteklemesini "AKEL-DİKO-EDEK koalisyonunun ve Kıbrıs sorununa ilişkin siyasetin temel ilkelerinin korunacağı" taahhüdüne bağlamaktadır. Rapor, bu koşullarda "Hristofyas'tan Papadopulos'a göre özde değil daha ziyade 'söylem-üslup' ve 'yöntem' düzeyinde değişiklik beklemenin gerçekçi olacağını" belirtmektedir.
Raporun en ilginç bölümlerinden biri kanımca "Rum Tarafının Muhtemel Hareket Tarzları" başlıklı bölümdür. Bu bölümün ana noktaları şu şekilde özetlenebilir:
-Çözüm girişimleri önümüzdeki dönemde yeni bir ivme kazanacaktır;
-Rum tarafının imajı değişecek (düzelecek), Türk tarafı üzerindeki baskılar artacaktır;
-Türkiye üzerinde artan baskılar "Türkiye-AB müzakerelerindeki Kıbrıs yükümlülükleri" (yani hava ve deniz limanlarını Rum trafiğine açması, vs.) ile "Türk Silahlı Kuvvetlerinin Ada'daki varlığı" konularında yoğunlaşacaktır;
-Türk tarafı masada tutularak hareket alanı kısıtlanmak suretiyle Kosova'nın Bağımsızlık ilanının yarattığı ortamdan yararlanması ve "izolasyonların kalkması" çabalarını ileri götürmesinin önüne geçilecektir;
-8 Temmuz Mutabakatı üzerinde ısrarlı olunacak ve belki de yine "zamana oynanacaktır".
Söz konusu bölümü "görüntülerle" "gerçek politika" arasındaki farkı ortaya koyması açısından özellikle ilginç buluyorum!
Raporun diğer bir ilginç bölümü "Annan Planı'nın Gündeme Getirilmesi" başlıklı bölümdür. Bu bölümde rapor, daha önceki yazılarımdan birinde incelediğim "Uluslararası Kriz Grubu" isimli düşünce kuruluşunun 10 Ocak 2008 tarihli raporundan alıntı yaparak "Plan'ın en az üçte ikisinin kabul edilebilir durumda olduğu"ndan bahisle "geriye kalan ve anlaşma sağlanamayan konularda kolaylıkla uzlaşma sağlanabileceği" görüşünü öne sürmekte, Plan'ın ismen olmasa bile, uluslararası topluluk tarafından ABD'nin de desteğiyle yeniden müzakere masasına getirilebileceğinden söz etmektedir.
Görüşmeler süreciyle yakından ilgilenenler, 1992'de zamanın BM Genel Sekreteri Ghali'nin masaya koyduğu "Fikirler Dizisi" isimli belgenin görüşülmesinde de aynı yaklaşımın kullanıldığını hatırlayacaklardır. Taraflardan belgeyi reddetmek yerine kabul ettikleri bölümleri belirlemeleri istenmiş, Kıbrıs Türk tarafı 101 paragraftan oluşan belgenin 91 paragrafını kabul ettiğini, geriye kalanını da müzakereye hazır olduğunu bildirmişti. Yeni seçilmiş olan, ayrıca zamanın KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş'la kişisel düzeyde iyi ilişkileri olan Rum lider Klerides ise belgeyi topyekün reddetmişti. Buna karşın Klerides, "yeni lider" olmanın sağladığı avantaj ve seçim kampanyası esnasında belgeyi kabul etmeyeceğini esasen açıklamış olması nedeniyle uluslararası alanda herhangi siyasi bir bedel ödememişti.
Ne dersiniz, tarih gerçekten bir tekerrürden ibaret mi?
|