|
31 Mart 2004, Birleşmiş Milletler'in hazırladığı "Kıbrıs Sorununa Kapsamlı Çözüm Planı" (Annan Planı, 5'inci versiyon): "Tarihi belge"!
24 Nisan 2004 referandumları: "Tarihi olay"!
8 Temmuz 2006 Mutabakatı (Gambari süreci): "Tarihi gelişme"!
17 Mart 2008, birinci tur Rum Başkanlık seçimlerinde Papadopulos'un ikinci tura kalamayıp elenmesi: "Tarihi olay"!
24 Nisan 2008, ikinci tur Rum Başkanlık seçimlerinde Hristofyas'ın Rum Yönetimi Başkanlığına seçilmesi: "Tarihi olay"!
21 Mart 2008 tarihinde yer alan Talat-Hristofyas görüşmesi: "Tarihi görüşme"!
3 Nisan 2008 tarihinde Lokmacı sınır kapısının açılması: "Tarihi olay"!
Yoksa "tarihi alay" demek daha mı doğru olur? Biz acaba "tarihi" sözcüğünün anlamını çok mu ucuzlatıyoruz?
Yukarıdaki olaylardan bir veya ikisinin (örneğin Annan Planı ve referandumlar) gerçekten bu sıfatı hakettiği yadsınamaz. Bilindiği gibi söz konusu Plan "bakir doğum" kavramı üzerine kurulmuştu. Hristiyanlık'ta bu dini bir imgedir. Bir diğer dini imge kullanacak olursak, bunun Kıbrıs sorununun tarihinde bir "milad" veya dönüm noktası olduğunu söyleyebiliriz. Ama diğer olayları, özellikle de Lokmacı sınır kapısının açılmasını "tarihi" olarak nitelemek kanımca bir abartıdır!
Dışişlerinde aktif görevde olduğum dönemde kıdemli bir diplomat, belge hazırlama konusunda zamanın genç diplomatları olarak bizi motive etmek (ve galiba biraz da acele ettirmek) için "Çocuklar! Tüm dikkatinizi bu belgenin hazırlanmasına verin. Bu tarihi bir belge olacak" derdi. Hazırladıklarımız da çoğu basmakalıp yazılardı ve pek de tarihi olmadıklarını daha yazarken hissediyorduk. Bu birkaç kez tekrarlanınca bir gün nihayet dayanamadım ve "Sayın ...... , bu kaçıncı 'tarihi belge'? Artık hangisinin gerçek anlamda tarihi olup hangisinin olmadığını ayırt edemiyoruz!" demiştim. O günden sonra "tarihi belge" ibaresi konuşmalarımızda espri konusu haline geldi.
Bir Yunanlı yazar, "Kıbrıs sorununun nedeni, Ada'nın tüketebileceğinden fazla tarih üretmesidir" şeklinde bir gözlemde bulunmuştu. Anlaşılan Ada'da "tarih üretimi" dört nala gidiyor!
Medyamızda son zamanlarda çok cömertçe kullanılan bu ibare bana bir de Nasreddin Hoca fıkrası hatırlattı. Anımsayabildiğim ölçüler içinde anlatıyorum:
Daha küçük bir çocukken bile nüktedan (esprili) bir kişiliğe sahip olan Nasreddin Hoca, bir gün sınıfta haylazlık yapar. Ceza olarak öğretmeni Nasreddin'in falakaya yatırılıp kendisine 40 değnek vurulmasını emreder. Bu çok şiddetli ceza karşısında Nasreddin asabiyetten gülmeye başlar. Öğretmen "Ne gülüyorsun?" diye sorduğunda ise şu cevabı verir: "Hocam, ya siz saymaya bilmiyorsunuz, yahut da hayatınızda hiç dayak yemediniz!"
Kıssadan hisse: Ya bazılarımız "tarihi" sözcüğünün anlamını bilmiyor, ya da hayatlarında hiç tarihi gün yaşamadılar!
Her şeyi aşırı ciddiye aldığımız ve toplum olarak yine gerilmeye başladığımız şu günlerde, bu "tarihi" (!) yazıyla havanızı birazcık olsun hafifletebildimse ne ala!
|