|
Geçtiğimiz hafta Kıbrıs gazetesi Yazı İşleri Müdürü Başaran Düzgün'ün Rum Lider Hristofyas'la yapmış olduğu ve kamuoyunda geniş yankı bulan mülakatta birçok "dikenli konu" arasında "toprak ve mülkiyet" konuları da yer almaktaydı. Görüşmelerin geçmiş aşamalarında bu konulara ilişkin toplantılara katılmış ve çalışmalar yapmış birisi olarak kişisel görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Başta, Cumhurbaşkanı Talat'ın TAK muhabiri Nezire Gürkan'la yaptığı mülakatta yer alan "Harita ancak her konuda ilerleme olursa konuşulabilir... Aksi halde ekonomi felç olur" şeklindeki sözlerine değinmek istiyorum. Sınır ayarlamaları şeklinde yapılması gereken toprakla ilgili düzenlemelerin vaktinden önce gündeme gelmesi durumunda buna tabi bölgelerdeki ekonomik faaliyetin sekteye uğrayacağı bir gerçektir. Geçmişte "toprak tavizi" olarak gösterilen bazı bölgelerimiz bundan zaten nasibini almıştır. Bu insanlarımızı daha fazla huzursuz etmeye kimsenin hakkı yoktur. Özellikle çözüm konusundaki göstergelerin "negatifte" olduğu bir dönemde! Bunu görmek için ise Hristofyas'ın bahse konu mülakatında "sorun var" diyerek "teknik elemanların aynı dili konuşmadığını ve 'anlaşamıyoruz' gibi bir sonuca sürüklendiğinden endişe ettiğini" belirtmesine bakmak yeterlidir.
Toprak (ve buna bağlı olarak mülkiyet) konusunun görüşülmesindeki dönüm noktalarından biri kabul edilen ve meşhur "yüzde 29+" oranının ortaya çıktığı 1985 döneminde konuya ilişkin kritik bir görüşmeye katılmıştım. Zamanın Amerikan Büyükelçisi, Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş'ı ziyaret ederek "Psikolojik engeli aşarak yüzde 30'un hemen altına inmeyi kabul ederseniz kaybetmezsiniz! Rumlar öneriyi kabul ederse amacınız olan iki toplumlu, iki bölgeli federasyon gerçekleşir. Reddettikleri takdirde ise dünya önünde çok zor duruma düşerler!" demişti. Bu sözleriyle Büyükelçi, olayın psikolojik boyutunu öne çıkarıyor, konuya 1977 Denktaş-Makaryos Üst Düzey Anlaşması'ndaki kriterler yerine, soyut yüzdelikler açısından yaklaşılmasını öngörüyor ve bu yaklaşımı kabul ettiğimiz takdirde, "gerisini bize bırakın" diyerek dünyadan çok daha büyük kabul göreceğimizi söylüyordu.
Sonra ne oldu? Biz, elimizdeki toprak miktarının "yüzde 29+"ya indirilmesini de içeren ve 17 Ocak 1985 tarihinde New York'ta yapılan zirvede imza için masaya konan "Anlaşma Taslağı"nı kabul ettik; Rumlar ise reddetti! Ne biz dünyadan daha büyük kabul gördük, ne de Rum tarafı herhangi ciddi bir zarara uğradı. Uluslararası basında aleyhlerine birkaç eleştiri yayınlandı, o kadar! "İvmeyi kaybetmeyelim" argümanıyla diplomasinin çarkları yeniden dönmeye başladı ve bize danışılmadan ortaya derme çatma bir belge çıkarılmaya çalışıldı. Biz bu oyuna gelmeyince de "aracılı görüşmeler" (proximity talks) yöntemi başlatıldı. Cenevre ve Londra'da yer alan iki tur aracılı görüşme sonucu ortaya çıkan 29 Mart 1986 tarihli "Çerçeve Anlaşma Taslağı" masaya kondu. Ancak tarih tekerrür etti ve bizim kabul ettiğimiz belge Rum Yönetimi tarafından yine reddedildi!
Bunların ne mi önemi var? Bu soruyu yanıtlamak için yukarıda bahse konu iki anlaşma taslağından neyin veya nelerin kalıcı olduğuna bakmak lazım. Hazırlanmasıyla ilgili çalışmalara bizzat katılmış olmama karşın, benim dahi o belgeden aklımda kalan tek unsur "yüzde 29+" oranıdır! Çünkü rakamlar somuttur ve daha akılda kalıcı olur. Metin bölümleri ise kolay unutulur. Kaldı ki ortaya çıkan yüzdelik, görüşmelerin daha ileriki aşamalarında başlangıç çizginiz olur ve bunu korumakta zorlanırsınız.
Bunu bildiğimiz için o güne kadar konuya yüzdelikler açısından değil kriterler açısından yaklaşılmasını savunuyorduk. Esasen 1977 Denktaş-Makaryos Anlaşması da bunu öngörüyordu. Buna karşın, "çocuklarımıza 37 dönüm tartışmalı mülk bırakacağımıza, 29-30 dönüm tapulu mülk bırakalım" mülahazasıyla ve bir uzlaşıya varılacağı inancı içerisinde iki taslak anlaşmayı da kabul ettik. Ancak fayda etmedi ve bu rakam sonuçta bize "ayak bağı" oldu! Nitekim, 1992 "Ghali Fikirler Dizisi"ne ekli haritada bu oranın birkaç puan altına düşürülmek istendik. Tabii buna direndik. "Yüzde 29+" oranı 31 Mart 2004'te masaya konan Annan Planı'na da taşındı ve bu rakam ancak bazı oynamalarla tutturulabildi! Halbuki söz konusu belgelerin bir tarafça reddedilmesiyle bu rakamın da ortadan kalkmış olması gerekirdi.
Toprak konusunun görüşülmesinde "esneklik" adına birtakım temel kriter ve prensiplerden vazgeçmememiz gerektiği inancındayım. Bunların başında iki kesimlilik (tersine nüfus aktarılmasıyla sulandırılmayacak şekilde), dolaşım ve yerleşim özgürlükleriyle, gelecek yazılarımda değineceğim mülkiyet hakkına kalıcı derogasyonlar (sınırlamalar) getirilmesi, güvenlik (fiziki, ekonomik ve demografik) gibi konular gelmektedir. Ayrıca, toprak ayarlamalarıyla mümkün olan en az sayıda insanın yer değiştirmesine özen gösterilmelidir. Hristofyas'ın, ev ve yerlerinden olacak kişilere "başka ev yapalım" önerisi tam bir aldatmacadır! Çünkü söz konusu olan insanlara sadece oturacakları konut inşa etmek değil, bunun etrafında bir sosyal ve doğal çevre sağlamaktır. Yani, Hristofyas'ın öne sürdüğü "insancıl mülahazalar" Kıbrıslı Türkler için de geçerlidir ve kimsenin bu topraklar üzerinde kendilerine yeni bir hayat kurmuş bu insanları yeniden yerlerinden sökmeye hakkı yoktur!
Toprak konusunun görüşülen tüm özlü konular arasında tek somut konu olma özelliği vardır. Bir kere harita üzerine konduktan veya bir rakam zikredildikten sonra bir daha bundan geriye gidilmesi son derece zordur. Bu nedenle, toprak konusu ancak diğer özlü konularda genel bir mutabakat sağlandığı takdirde müzakere konusu yapılmalıdır. Bu gerçekleşmeden toprak konusunda yapılacak müzkereler ve özellikle harita çalışmaları halkımız arasında huzursuzluk, karmaşa ve güvensizlik yaratarak zaten zor durumda bulunan ekonomimizi sekteye uğratmaktan başka bir amaca hizmet etmeyecektir!
|