|
Yine görüşmelerin iyi gitmediği bir dönemdi... Özdeki anlaşmazlıklar "iyi bir görüşme oldu", "tüm konuları konuştuk", "ümitliyiz", "olumlu yönde ilerleme var" gibi diplomatik ifadelerle ört bas edilmeye çalışılıyordu. Ama bu, anlaşmazlığın çok temel olduğu ve prensip konularından kaynaklandığı gerçeğini gizleyemiyordu. Yabancı basının önde gelen yayınlarından birinde okumuştum. Algılama yeteneği yüksek bir yazar şöyle diyordu: "Tarafları masada tutan tek neden, 'masadan kaçtı' diyerek suçlu sandalyesine oturtulma korkusudur."
Yıllar sonra ve bizde bir, Rum tarafında ise birkaç lider değişikliğinin ardından acaba yine aynı noktaya mı gelinmiştir?
Rum basınında yayınlanan bazı yorumlara ve açıklamalara bakılırsa öyle... 15 Haziran 2008 tarihli Filelefteros gazetesinde yayınlanan yorumunda Kostas Gennaris bakın ne diyor:
"Gelişmeleri yakından takip eden yabancı diplomatlar, her iki tarafın da aynı taktiği izlediğini düşünüyorlar: İmaj ve dolayısıyla puan kazanmak ve çıkmaz halinde sorumluluğu yüklenmemek... Her iki taraf da (masada) sonuna kadar kalacak..."
Anılan gazetenin yine aynı sayısında Kostas Venizelos imzalı yorumda ise şunlar kaydediliyor: "İyi bilgi sahibi bir kaynak, 'iki liderin trene binmesi halinde' sürecin bir sona sahip olacağını vurguluyor. Meğer ki ikisinden biri girişimi tumba etme sorumluluğunu üstlensin. Böyle bir gelişme trenden inmek isteyen için ağır bedele neden olacaktır."
Rum Yönetimi eski liderlerinden ve AB Konuları başlıklı Çalışma Grubu'ndaki Kıbrıs Rum heyeti Başkanı Yorgo Vasiliu ise 16 Haziran 2008 tarihli Alithia gazetesinde yayınlanan mülakatında bunu şu şekilde ifade ediyor: "Eğer taraflardan biri saçma talepler sunar ve bunlarda ısrar ederse, o zaman müzakerelerin olası başarısızlığının tüm sorumluluğunu da üstlenecektir ve bu tüm çabalarda çok önemli bir noktadır... Çünkü hiç kimse sorumluluğun kendisine yüklenmesini istemiyor.."
"Masadan kaçan taraf olma" ve "imajını bozma" korkusunun, tarafları sürece bağlayan bir "negatif motivasyon" olduğu gerçektir. Ancak, bu bir uzlaşıya varmak için yeterli mi? Yani taraflar sırf masada kalmak, müzakere etmek veya "eder görünmekle" bir çözüme varabilirler mi? Tabii ki hayır! Ama belli ki uluslararası topluluk yine de bu faktörü taraflar üzerinde bir baskı unsuru olarak sonuna kadar kullanmak niyetindedir. Bunu yaparken uluslararası aktörlerin taraflara eşit mesafede davranmalarını beklemeyelim. Aksine, gelişmeler bu baskıların daha ziyade bizim üzerimizde yoğunlaşacağını göstermektedir.
Bunun ilk işaretleri, BM Genel Sekreteri'nin Güvenlik Konseyi'ne sunduğu 6 aylık rapor ve İngiltere ile Kıbrıs Rum Yönetimi arasında imzalanan "Ortak Anlayış Muhtırası" veya "Memorandum" olmuştur. Arkasından bizi hiç de hoşnut etmeyen ve Memorandum'un izlerini taşıyan BM Güvenlik Konseyi kararı gelmiştir. Biz bu gelişmelere haklı bir tepki gösterdik. Bu şartlarda, iki lideri bir araya getirmek veya en azından bu konuda kesin bir tarih almak suretiyle "momentum"u veya ivmeyi korumak için gerçekleştirildiği anlaşılan Lynn Pascoe ziyaretine, ayrıca bir "tahribatı kontrol" ("damage control") boyutu eklendi. Ancak bu ziyaret dahi taraflara karşı eskiden beri uygulanan çifte standardın izlerini taşıyordu. Şöyle ki, Pascoe gerçekten taraflara eşit mesafeli davranmış olsaydı, nedeni ne olursa olsun, Cumhurbaşkanı Talat'ın katılmayacağı bir yemeğe sadece Hristofyas'la katılmayı kabul etmezdi ve yemek iptal edilirdi. Yemeğe katılmamak, Sayın Talat'ın gelişmelere karşı gösterebileceği tepkinin asgarisiydi. Buna karşın, Kıbrıs Türk tarafını "kontrpiye"de bırakacak bir davranış sergilenmiş, bunun akabinde Rum basını Sayın Talat'ı "ivmeyi tahrip etmekle" suçlamıştır.
Bütün bunlar Kıbrıs Rum liderliğinin gerçek maksadını ortaya koymakta, Rum basınının da katılımıyla eskiden beri sürdürdüğü alışılagelmiş taktiklerin ve hasmane politikanın devam ettiğini göstermektedir. Bir yandan görüşmeler sürerken, diğer yandan da uluslararası alanda tanınmışlık kartını kullanarak masadaki gündemi etkileyecek girişimlerde bulunmak ve Kıbrıs Türk tarafını masadan kaçırmaya, suçlu sandalyesine oturtmaya çalışmak. İç cephede ise giderek dozu artan ve Türkiye'nin garantisi gibi Kıbrıs Türk halkının son derece hassas olduğu konularda beyanatlar vererek Kıbrıs Türk tarafını tahrik etmeye çalışmak. İzolasyon ve kısıtlamalar da bunun cabası!
İngilizcede "eski alışkanlıklar zor ölür" diye bir söz vardır. Görüleceği gibi, Kıbrıs Rum tarafında eski alışkanlık ve taktikler "yeni lider" tarafından bir politika haline getirilmiştir. Bu koşullarda, mevcut sürecin gerçek bir "kazan-kazan" egzersizine dönüşmesini beklemek mümkün mü?
|