|
Cinselliğin çeşitli boyutlarına yönelen oyunlar, son haftalarda tiyatro salonlarımızın dolup taşmasına yetti... GİBETSU'dan "Kocasını Pişiren Kadın", Lefkoşa Belediye Tiyatrosu'ndan "Yağmurum Olsana" ve Devlet Tiyatroları'ndan "Kadıncıklar." Kurumsallaşmış tiyatrolarımızın bu sezona sığdırdıkları cinsellik üçlemesini en sonunda "Kadıncıklar"ı da izleyerek tamamladım. Bugünkü yazım "Kadıncıklar"a dair...
Devlet Tiyatroları Müdürü Mehmet Ulubatlı'yla olan ilkesel uyuşmazlığımız yüzünden son birkaç sezondur bu tiyatronun oyunlarını düzenli izleyemiyorum. Ulubatlı, diğer tiyatrolarımızdaki ya da gösterilerdeki davet geleneğini uygulamıyor. Oyunlarına neden gitmediğimi sorduğunda "Davet etmiyorsun ki geleyim" diyorum. O da "Biz davetsiz olarak gelmeni, ilgi göstermeni bekliyoruz" diyor. Oyun galalarını da kaldırmış. Tabii ki "Davet" derken, bir ayrıcalık beklediğimden değil. Biz her gün yazanlar çok yoğunuz. Masa başı çalışma yapmıyoruz... O etkinlik senin, bu etkinlik benim, şu davetten bu davete koşuştururken, kaçırdıklarımız da oluyor... İşte bu tempo içinde uygulamak zorunda kaldığımız yöntem, ajandalarımızı gelen davetlere göre düzenlemektir... Bir etkinliği ajandamıza kaydettirecek davet gelmemişse gündemimize alabilmemiz zorlaşıyor...
Şimdi bunları yazmamın önemli bir nedeni de bazı kişiler tarafından "Ama neden Devlet Tiyatroları'nın oyunlarından hiç söz etmezsin?" sorgulamasına hedef olmam... Hesabımı böylece verebilmiş miyim bilmem...
* * *
Zamanım denk geldi ve bu kez Devlet Tiyatroları'nın oyununa davetsiz gittim. Tiyatrolarımızın özverili kostüm tasarımcısı ve aksesuarcısı sevgili Gülsen Dünki'nin içten karşılamasına ve beni oyuna hazırlayan açıklamalarına teşekkürler... Bilinen sorunlarına karşın Devlet Tiyatroları'nı sahnede büyük bir aşama içinde gördüm. Tuncer Cücenoğlu'nun klasikleşen oyunu "Kadıncıklar", izleyicisini baştan sona sarmalamayı başaran bir performansla sunulmakta... İlk gösterileri izleyenler, bazı yönlerden eleştiriler getirmişlerdi. Özellikle oyunun eleştiri alan yönlerini mercek altında tuttum. Ve gördüm ki Ulubatlı bu eleştirilerden yararlanarak "Kadıncıklar"ı daha kusursuz bir oyuna dönüştürmüş.
Minicik çocukları bile bu oyunda aileleriyle birlikte izleyiciler arasında görmek, beni şaşırttı. "Kadıncıklar", Ankara'daki bir genelevin insan manzaralarını ve yaşam kesitlerini yansıtan, diyalogları da ona göre gelişen bir oyun. Böyle bir oyunda yaş sınırlamasına özen gösterilmeli. Bu arada ortaokul ve lise çağındaki bazı gençlerin de salonda "Emanuella" filmi izlermiş gibi bir tavırla oturmaları dikkatli gözlerden kaçmayacak görüntülerdi... Sahne amirinin olması gibi, salon amirinin de olması gerekir düşüncesindeyim...
"Salon"dan söz açılmışken, bunca yıldır Devlet Tiyatroları'mızı salonsuzluğa mahkum eden zihniyeti de bir kez daha kınamalıyım. Karar mekanizmalarının başında bulunanların bu konuda tutuşturdukları kültürel yangın, 1999'da Devlet Tiyatroları'nı salonsuz bırakan yangından daha derin izler bırakmaktadır toplumsal yaşantımızda... Göçebe durumu kronikleşmiş olan Devlet Tiyatroları'nın "Kadıncıklar" oyununu tiyatro yapmaya uygun olmayan AKM gibi bir salonda izledik . O koşullarda çoğu amatörlerden oluşan ekibin sergileyebildiği performans daha bir anlam kazanmaktaydı...
* * *
Broşürdeki oyuna dair iki yazı birbiriyle çelişiyor. Yazılardan biri tiyatro yazarı Hülya Nutku'ya, öteki Mehmet Ulubatlı'ya ait. Nutku yazısında "Yazar bir yandan ibret dersi verirken, sosyal yanı vurgulamış, diğer yandan komik olanı da ölçülü biçimde kullanmıştır. Psikolojik boyutu olan ve iç dünyası zengin karakterlerle yaratmış trajedisini" diyor.
Ulubatlı ise yazısında oyunun bir durum komedisi, bir kara güldürü olduğunu belirterek şu vurgulamayı yapmakta: "Öykü kapalı ama biz açmaya çalıştık. Ne kadar açabildiysek, karakterleri ne kadar tipleştirebildiysek, yani bildiğiniz gibi, ya da bilmediğiniz gibi, izleyin işte... Bir şey öğrenmeye çalışmayın, ders çıkartmayın yeter..."
Oyunun yönetmeni istemese de izleyici izlediği her oyundan mutlaka bir şeyler öğrenmekte ve bir şeyler çıkarmaktadır. Tiyatro bunun için vardır zaten. İnsanların yüzüne tuttuğu aynayla bir şeyleri gösterebilmek ve öğretebilmek için...
Fuhuş dünyasındaki sömürüye, kadın ticaretinin en acımasız koşullarda yapıldığı o karanlık dünyaya, bundan daha iyi ışık tutabilecek bir oyun Türkiye'de yazılmamıştır. 7 yıllık bir inceleme döneminden sonra gözlemlerini oyunlaştıran Tuncer Cücenoğlu'nun bu oyununun Türkiye'de yarattığı yankılar ve aldığı ödüller, sıradan bir sanat olayıyla karşı kaşıya olmadığımızın göstergesidir. İzleyici toplumsal yaşamın en çirkin dehlizlerinden birinde hem güldürülerek, hem düşündürülerek ve hem de acı çektirilerek dolaştırılıyor. Karakterler inandırıcı. Özellikle Türkiye'deki genelevlere yolları düşenler için... İyi bakabilmek ve elinden kaçırmamak kaygısıyla koynunda asalak erkek besleyen bir genelev güzeli... Bir yandan da okuttuğu kızının sorumluluğunu taşımakta. Artık çaptan düştüğü için genelevden açlığa sürülen yaşlı sermaye... "Namus temizleyicisi" ağabeyini panik ataklarla beklerken bataktan kurtulmak için dünyalık biriktiren kader kurbanı... Yeşilçam'da dikiş tutturamayınca soluğu genelev mahallesinin çaycılığında alan bıçkın delikanlı... Muhabbet taşaronluğundan kurtulabilmek için Libya'ya işçi olarak gitmeye can atan Anadolu garibanı... Oya Akın, Özlem Özkaram, Nergül Tuncay, Buğra Gülsoy ve Yalçın Arıca bu temel karakterlerin hakkını vererek oynuyorlar.
Kimi dostum bana "Türkiye sahnelerinde izlediğimiz 'Kadıncıklar'ın müthiş izlenimi yeter. Yerli yoruma gitmemize değmez" şeklinde konuştu.
Ben ise oyunu izledikten sonra "değer" diyorum... Yerel sanatçılarımızın başarılı ve yaratıcı performansı mutlaka izlenmeli ve alkışlanmalı...
|