|
Değerli bürokrat dostlarımdan Handan Aksoy, kamu yönetimini incelemek üzere Letonya'ya giden KKTC heyetindeydi. Kendisi Başbakanlık Hukuk ve Siyasi İşler Müdürü... Hakkında çok şeyler duyduğu ve uzaktan sevdalandığı Letonya ile en sonunda buluşmuş olmayı, yaşamının büyük şanslarından biri sayıyor. Bu buluşmadan ne denli heyecan duyduğu, ayağının tozuyla sıcağı sıcağına kaleme aldığı gözlemlerinden de anlaşılıyor... Bunlar Letonya'ya ilişkin kültürel ve sosyal notlar... Olayın resmi mahiyetini de herhalde KKTC bürokratlar heyetini kamu reformu bağlamındaki bu yararlı çalışma için Letonya'nın başkenti Riga'ya gönderen Sayın Başbakan'dan öğreneceğiz. Şimdi okurlarımı sevgili Handan Aksoy'un Letonya gezi notlarıyla buluşturuyorum:
"Ahmet ağabey, geçtiğimiz hafta üst düzey bürokratlar olarak Letonya'ya yaptığımız çalışma ziyaretinden sonra izlenimlerimi köşende paylaşmak istedim. İngiltere ve Brüksel'de yapılan kısa süreli eğitimlerden sonra sanırım Letonya'da yapılan eğitim çalışması en kapsamlı ve yararlı geçen çalışmadır. .
Letonya, Doğu Avrupa, Baltık Denizi kıyısında Estonya ile Litvanya arasında yer alan, 2 milyon civarı nüfusu olan bir Avrupa Birliği ülkesidir. Nüfusun etnik dağılımı; % 56 Letonyalı, % 30 Rus ve Ukranyalı ile Polanyalıdan oluşmaktadır. Resmi dil olarak Letonca konuşulmakta ve para birimi olarak da kendi para birimleri Lat'ı kullanmaktadırlar. 1 Euro yaklaşık 0.693 Lat etmekte. Para birimleri değerli... Alışverişlerinizde Lat'a eksilseniz bile kesinlikle Euro kabul etmiyorlar. Yeni nesil çok iyi İngilizce biliyor ama bizlere sunumlar yapan eski neslin de şive farkı olsa da rahat İngilizce konuştuğunu gördük. Okur yazar oranı %99.8.
Letonya'nın başkenti Riga... Nüfusun yarısından çoğu başkentte yaşıyor. Riga dışında yerleşimin dağınık olduğu söylendi. Ülkenin büyük bir kısmı ormanlarla kaplı ve Avrupa Birliği ülkesi olmakla buralarda doğal güzelliği bozacak hiçbir gelişmeye izin vermeyeceklerini, çevrenin onlar için birincil öncelik olduğunu söylüyorlar. Hava kaldığımız bir hafta boyunca hep yağmurluydu. Sıcaklık 4-6 derece arasında değişti. Bina içleri sıcaktı ama doğrusu dışarıda olduğumuzda da soğuktan pek şikayet etmedim. Kışı ve yağmurda yürümeyi o kadar çok özlemişim ki...
Çalışanların büyük bir kısmı özel sektörde... Özel sektörün maaşları devlete göre çok iyi. Devlet kamu görevlisi almak ve tutabilmek için cazip ödemeler ve çalışmalar yapmakta. Buna rağmen ülkeden her yıl yaklaşık 50 bin Letonyalı İngiltere ve İrlanda'ya göç etmekte. Kamu görevlilerinin maaşlarının % 67'si konumlarına göre, % 33' ü ise performanslarına göre ödenmekte. Her yıl, bizde de bu yıl Kamu Görevlileri Yasası'nda yaptığımız değişiklikle uygulamaya koyduğumuz performans değerlendirme sistemini büyük bir özenle uyguluyorlar. Öğretmenler ve doktorlar kamu görevlisi sayılmıyorlar. Kurumlarından izin alarak özel sektörde de çalışabiliyorlar... Çünkü maaşları çok düşük.
İnsanlar sade giyimli, kadınlar genelde makyajsız. Sokaklarda lüks araçlar yok. Letonya ilk olarak 1918'de bağımsızlığını ilan etmiş ve daha sonra 50 yıl kadar Sovyet işgali altında yaşamış. 1990'da yeniden bağımsızlığını kazanmış bir ülke. Sovyet işgalinin izleri insanlarda ve binalarda yaşamakta. Binalarda yüksek tavanlar, geniş koridorlar, ahşap parke zeminler, kocaman sütunlar, heykeller ve büyük ağır çift kapılar var. İnsanlar çok çalışıyorlar ve her şey Letonya için. 62 yaşında isteyen emekli olabiliyor. Zorunlu emeklilik yaşı yok. Kurumun en üst amiri uygun görürse ileri yaşınızda bile çalışabilirsiniz. Nitekim eğitim aldığımız Devlet Şansölyesi binasının palto odasında çalışan iki yaşlı bayan yetmiş yaş civarındaydı. Riga'daki işyerlerinde ve opera binasında özel palto odaları ve çalışanları var. Yazın bile en yüksek sıcaklığın 18 derece olduğu bir ülkede sanırım normal bir uygulama. 21 Haziran'da deyim yerindeyse tüm Riga halkı üç günlüğüne şehir dışına çıkıp, güneşin çok az battığı günü dans ederek, eğlenerek geçirirlermiş. Bu üç gün onlar için çok anlamlı ve önemliymiş. Üç günden sonra yeniden doğmuş gibi zinde bir şekilde işlerinin başına dönerlermiş. Bir gün şehir dışına sayfiye yerlerinden birine biz de gittik. Fakat yağmurdan dolayı çok dolaşamadık. Baltık Denizi kıyısında, orman içerisinde, ahşap işçiliğiyle meşhur şirin bir yerdi.
Riga, 800 yıllık tarihi bir şehir. Her tarafı tarihi kiliseler, binalar ve eski yapılarla dolu. İnsanlar soğuk, tepkisiz gibi. Arkadaşlarla "mimiklerini hiç kullanmayan bu insanlar acaba botoks mu yaptırdı?" diye şakalaşmaya başladık. Bir arkadaş, "Bu şehir çok durgun, nerde İstanbul, nerde çantan kaptı-kaçtı tarafından çalınacakmış gibi adrenalin dolu yürüyesin" diyerek şehrin heyecansız olduğunu söyledi. İlerleyen günlerle ilk izlenimlerimizin doğru olmadığını gördüm. Evet insanlar hep soğuk görünümlü, çok zor gülümsüyorlar ama yapmacıksız ve dürüstler.
Letonya'da hayat çok pahalı. Tek ucuz gördüğüm orijinal cd'lerdi. Nat King Cole, Mendelssohn, Beethoven gibi sanatçıların cd'lerinin tanesinin 2 Lat gibi olduğunu görüp de almamak mümkün olamazdı. Ev fiyatları Paris ve Berlin ile yarışmaktaymış. Yemeklerde benim gibi balığı severseniz kahvaltıda bile somon balık yiyebilirsiniz. "Ramsa" isimli bir restoranda ilk gece grup olarak yerel yemeklerden tattık. Ben en çok pekmezli siyah ekmeklerini beğendim. İkinci Dünya Savaşı'nda iyi beslenmek ve uzun süre dayandığı için bu ekmeği yapmışlar. "Balsam" isimli meşhur likörleri var. Bununla birlikte kırmızı biraları da meşhurmuş. Dikkatimi çeken bir nokta da suyu pek sade içmiyorlar. Daha çok gazlı su içiyorlar ki, maden sodasının hafifi gibi bir şey. Eğitimlerde dördüncü gün bizim normal suyu sevdiğimizi anlayıp masamıza hep normal su koydular.
Bir akşam üzeri havanın kararmasının da geç olmasını fırsat bilerek tarihi şehri adım adım turluyorum. İnsanlar iş çıkışı tiyatroya, sinemaya, opera ve diğer sanatsal etkinliklere koşuyorlar. Bir bina görüyorum içerisinde sadece sinemalar var. "Ahmet ağbim bunu görmeliydi" diyorum. Tarihi binalarına çok iyi bakıyorlar. Müzeleri, kültür yapıları çok. Pilsetas kanalının yanında, Aspazijas Bulvarı'nda Nacionala opera binası bulunmakta. Devlet Şansölyesi'nin konuğu olarak bir grup arkadaş bale gösterisine, bir grup da opera gösterisine gidiyoruz. Yaklaşık üç buçuk saat süren opera gösterisinden etkilenmiş halde çıkıyorum. Yağmur ve fırtına içinde 15 metre ötedeki otelimize yürümek beni kendime getirmiyor. Öncelikle opera binası çok görkemli bir bina. Geldiğimiz günden itibaren oteldeki odamdan sabah akşam bu binayı gördüm. İçerisi bir başka büyüleyici atmosfer. Locaya oturup da izlemek bir başka ayrıcalıklı güzellikti. Loca odalarına iki kapıdan giriliyor ve içeri girip de kapıyı kapattığınızda o kapılar artık dışarıdan açılamıyor. Devlet Şansölyesi direktörü bize bunun geçmişte suikastları önlemek amacıyla yapıldığını anlatıyor. Büyük, antika, bordo kadife koltuklarda kendinizi bir başka hissediyorsunuz. Tchaikovsky'nin Pika Dama The Queen of Spades operasını izliyoruz. Büyük bir aşk draması. Orkestra, oyuncular bir harika. İzleyenler ise coşku dolu, gülümseyen, heyecanla alkışlayan insanlar. Çok şaşırıyorum, o soğuk insanların meğerse yüreklerinde duygu fırtınaları kopmakta. Ertesi gün sokaklardaki çiçek satıcılarının müşterilerine bakıyorum, her yaştan erkek... İnsanlar gül, lale, sümbül almakta buket buket... Anlıyorum ki, bu şehirde tarih var, kültür var ve sevgilerini bir heves olarak değil yüreklerinin derinlerinde yaşayan duygu dolu ama soğuk görünüşlü insanlar var. Sezan Aksu seslendirdiği bir şarkıda "kalbim Ege'de kaldı" diyordu. Benim kalbim de, opera binasında ve Riga'da kaldı... HANDAN AKSOY"
|