|
Sayın Ahmet TOLGAY;
Her gün sizin köşenizi okumadan güne başlamıyorum. Nedenlerini sıralamak gerekirse en başta sizin kaleminiz esen rüzgarlara göre kıvrılmıyor. Durumları idare etmek adına halka yalan-yanlış şeyler yazmıyorsunuz. Sizin yazılarınızda ilk önce suçladıklarınızı sonra göklere çıkarmak yok. Buram buram yurt ve toplum sevgisi var. Bu nedenle size hitap ederek yazarken hem kendime ve hem de topluma olan saygımı ifade etmekteyim aynı zamanda. Ancak sizin de günün birinde pes diyerek yazmaktan vazgeçeceğiniz korkusunu da yaşayanlardan biriyim. Toplum ve ülke adına aynı duyguları ve üzüntüleri paylaşan bir insan olarak sizinle dertleşmek ihtiyacını duydum. Toplumsal, siyasi ve kültürel yazılarınızda çoğu zaman sorunları ortaya koyduktan sonra sorularınıza ilgililerden cevap bekliyorsunuz. Ama kim kime, dum duma!...
Sayın Tolgay; bu devletin yönetiminde söz sahibi olan herkese ben de "Nereye gidiyoruz?" diye sormak istiyorum. Sağlık, eğitim, dışişleri, içişleri, belediye hizmetleri... Topluma bir anket uygulansa ve gözlemleri sorulsa her halde yönetenleri şok edecek sonuçlar çıkar. "Ben yaptım oldu" ve "Biz ve siz" mantığıyla lale dönemini yaşayan idarecilerin lale festivaline ihtiyaçları yoktur. Festivaller esas yaşananların halkın önüne serilmesidir.
Ben bir toplum bilimci olarak şu andaki durumumuzu şiddetli bir depremden sonra yaşananlar gibi görmekteyim. Enkaz üzerinde artçı depremler de sürmektedir. Nasıl bir tezatlar ülkesi olduğumuzu yazılarınızda sık sık dile getirmektesiniz. Yetki karmaşaları, otorite boşlukları, nemelazımcılık, çıkarcılık, muhalefet boşlukları almış başını gidiyor.
Güncel bir örnek... Hâlâ apartman yasası olmayan bir ülkede, apartmanları daha bir çoğaltacak yeni sosyal konut projelerinden söz ediliyor. Apartman ve site yaşamlarında zorlanan ve her gün kendi aralarında kavga eden insanların yaşamına düzen getirecek bir yasayı geçirmek sosyal konut projeleri üretmekten daha mı zordur? Bir ülkede kalkınma istiyorsak, belediyeciliği çağdaş anlamda yapmak istiyorsak, turiste temiz ve olumlu izlenimler bırakmak istiyorsak o ülkede uygulanan ve çalışan çağdaş yasalar olmalı.
Bakınız o abartılan Lokmacı Kapısı açılışı sağlanamayan düzen yüzünden bizi nasıl şimdi boğmaya başladı. Bin bir sıkıntıdan ve gerilimden sonra Lokmacı'dan geçmeyi başaran ve Sayın Belediye Başkanı'nın korumaya özen gösterdiği mavi çizgileri izleyen turistler bakın nelerle karşılaşıyor.
1. Mavi çizgilerin rehberliğinde ulaşılan Lefkoşa'nın sur içi bölgesi tam bir facia. Orada burada çiş dolu pet şişeleri, sokaklara serili çok acayip çamaşırlar, yakılan araba lastiklerinin kokuları, oraya buraya yığılmış eski eşyalar, çöpten geçit vermeyen sokaklar, arabalarla doldurulmuş kaldırımlar...
2. Sur dışına bir çıkalım. Mesela Köşklüçiftlik, Yenişehir ve Kumsal bölgeleri... Nice apartmanın boyadan arınmış, kir tutmuş duvarları. Kırık kapılar ve bahçe parmaklıkları. Lokantalardan savrulan yağ ve yemek kokuları. Sağlıksız koşullarda verilen üstünkörü hizmetler.
3. Evlerin ve işyerlerinin önündeki çöp bidonlarının kokularından durulmuyor. Bidonlardan ve konteynerlerden etrafa saçılan ve toplanması geciken çöpler. Çöplerin üzerinde beslenmeye çalışan köpekler ve kediler.
4. Hatır için verilen izinlerle Atatürk Meydanı'ndaki o güzelim Dikili Taş'ın çevresinde sera örtüleriyle inşa edilen gecekondu kafeler şimdi sur dışındaki yeşil alanlara da taşındı. Her yeşil alanda bir gecekondu kafe!.. Tarihsel ve çevresel doku, ciddi ve haklı itirazlara rağmen, sera örtülü gecekondularla kirletiliyor. Elektriksiz bırakılan parklar da yok olmaya mahkum ediliyor.
5. Pahalı eğlence bölgesi Dereboyu'nda bile naylonlanmış, ambalajlanmış görüntüler.
6. Yayaların güvenlik içinde yürüyebilmesi ne mümkün. Kaldırımlar baştan başa arabaların işgali altında. İnsanlar trafik canavarının kol gezdiği sokaklarda yürümek zorunda bırakılıyor. Ceza yazan zabıta görevlileriyle kavgaya tutuşanlar en çok tanık olunan manzaralardan biri...
Evet Sayın Tolgay; memleketimizin hiçbir manzarası iç açıcı değil. İdare ve insan manzaraları dahil!..
Neler oluyor bize? KKTC halkıyla birlikte nereye koşuyor? İnsanlar artık siyasetçi demeçlerini ve siyaset haberlerini hiç okumuyorlar. Çünkü ülkeyi bu hale getiren siyasetçilere ne güven kaldı, ne de saygı. Bu siyasetçilerle insanlarımız da dalgalarını geçip biraz rahatlıyorlar. Plansız ve programsız, iki adım öteyi göremeden siyaset yapmaya kalkışmak sonuç olarak tüm bu olumsuzlukları getirmiştir önümüze. Her hükümetin ve gelip geçmiş her belediye başkanının bu olumsuzluklarda payı var. Hiç kimsenin bir diğerine suç atacak hali yoktur. Eğer durumumuzu hayatın aynası olan tiyatroya benzetecek olursak, ne doğru dürüst bir sahnemiz, ne yerinde ve zamanında tepkiler veren izleyicimiz ve ne de oyunu kurallarına göre oynayabilen aktörlerimiz var. Tiyatro ülkenin geneli, izleyici halk ve aktörler de siyasetçilerdir. Oynatılanlar "Karagöz-Hacivat" cıvıklığından öteye geçemiyor. İnsanlar da bu durumdan eğlenecek bir şeyler bulabiliyorlarsa, oyunun adı da "Ağlanacak halimize gülüyoruz" oluyor.
Sakın kaleminizi bırakmayınız ve esen kalınız Sayın Tolgay...
İNANÇ ÖNEY
* * *
(Sayın İnanç Öney'e teşekkür ederim. Hem köşeme ulaştırdığı duyarlı mektubundan ve hem de hakkımdaki nazik ifadelerinden dolayı... Kendisi Kültür Dairesi'nin görevden alınmış eski müdürü. Ve görevi boyunca önemli hizmetlere ve eserlere imza atmış bu kültür insanımız da, şimdi Maliye Bakanlığı'nın izbe odalarında toplanan müşavirler arasında. Nesillere irfan vermiş bir eğitimcinin, bir kültür insanının, bir toplum bilimcinin maliyeyle ne ilgisi olabilir?.. Sevgili İnanç Hanım, yazısında sözünü ettiği devletsel paradokslardan birini de bizzat şahsında yaşamaktadır işte!.. Sabırlar ve mücadele gücü dilerim... Hem ona ve hem de kronikleşen toplumsal sorunlarımız karşısında onun duyarlılığını taşıyan tüm güzel insanlarımıza... A. TOLGAY)
|