|
Rum basını yazdı: Lokmacı'nın açılmasında sorunlar ortaya çıkmış.
Birleşmiş Milletler mayın taraması yapmak istemiş ama Türk askeri buna izin vermemiş.
Yetkili bir kaynaktan doğrulatmak mümkün olmadı. Konuyla ilgili tek resmi açıklamayı Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Hasan Erçakıca yaptı ve "Güvenlik kuvvetleri ile Barış Gücü arasında gerekli temas sağlanmıştır, Lokmacı'nın açılma çalışmaları devam etmektedir" şeklinde Rum basınına yanıt sayılabilecek sözler söyledi.
Tabi ki bu açıklama yeterli değildir.
Geçmişte Lokmacı konusunun kilitlenmesine yol açan Barış Gücü'nün hatalı tavırlarıydı.
Konu özet olarak şudur: Lokmacı barikatı 1974 öncesinde oluşturuldu. O dönemden kalma bir yeşil hat çizgisi mevcuttu. 20 Temmuz 1974 çıkarmasını takip eden günlerde tüm Kıbrıs'ta olduğu gibi Lokmacı bölgesinde de şiddetli çatışmalar meydana geldi. Türk askeri (ki o dönem mücahitlerdi) mevcut yeşilhat çizgisinin 3-5 metre ötesine geçti. Tüm Kıbrıs'ta oluştuğu gibi Lokmacı'da da yeni bir yeşilhat statüsü oluştu. Birleşmiş Milletler Barış Gücü 3-5 metrelik bu yeni statüyü kabul etmedi. Ama bu alanı ele geçirmek için de bir girişimde bulunmadı.
Konunun üzerinden yıllar geçtikten sonra ve Lokmacı'nın açılması gündeme geldikten sonra dönemin Rum Yönetimi Başkanı Tassos Papadopulos taraf olmamasına karşın bu anlaşmazlığı bahane ederek yeşilhat düzenlemesi yapılmasını talep etmişti. Birleşmiş Milletler Barış Gücü de maalesef bu talebe uymuş ve Lokmacı'nın açılmaması sebeplerinden biri olmuştu.
Yeni pozisyonda şöyle bir uzlaşmaya varıldı: Sınır uyuşmazlığı ve tartışması devam etsin ama bu Lokmacı'nın açılması önündeki engel olmaktan çıkarılsın. Yani sorun bir çeşit donduruluyordu.
Rum basının yayınlarından anlıyoruz ki şimdi Barış Gücü tartışmalı ara bölgeye girip mayın taraması yapmak istiyor. Türk askeri de buna izin vermiyor. Barış Gücü yanlış davranarak üzerinde sessiz anlaşmaya varılan bir sorunu yeniden hortlattı. Üstelik bunu boşu boşuna yaptı. Çünkü sivil geçişlerin olacağı bir yerde Türk askerinin mayın ya da bubi tuzağı bırakması mümkün değil. Türk askeri kontrolün kendinde olduğunu belirttiğine göre sorumluluk da elbette kendisinde olacaktır.
Geçmişte yaşanıp, buzdolabına konulan gerginlikleri ısıtıp da piyasaya sürmek bu günlerde kimseye fayda sağlamaz doğrusu.
***
Türkiye'nin Kıbrıs Türküne yaptığı katkılar inkar edilemez boyutlardadır.
Eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş "can istedik can verdi kan istedik kan verdi" diyerek sloganlaştırmıştı bu yardımı. Ve bu slogan doğruydu da.
Anadolu'nun yiğit çocukları bizim canımızı kurtarmak için canlarını verdiler.
Anadolu'nun fakir emekçilerinin boğazından kesilen paralarla burada sistem ayakta durmaktadır.
Ama mesele tam bir Türk usulü gerginliğe dönüştürülmüştür.
"Sizi biz kurtardık, orada bir tek Kıbrıslı Türk kalmasa da hakkımız vardır" (merhum Başbakan Bülent Ecevit) veya "paranızı biz veriyoruz, bizim dediğimiz olur" (Kıbrıs işlerinden de sorumlu eski Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel) şeklindeki açıklamalar Kıbrıs Türkünün gururunu çok incitmişti.
Konuyu Kıbrıslı-Türkiyeli kavgasına sürüklemeye çalışan gericilerin varlığından ve kurtaran-kurtarılan arasındaki diyet ödenmesini isteyenlere kadar bir hayli olmaması gereken yanlışlar yaşandı.
Şükran mantığı da tüm bunların üstüne tuz-biber ekti.
Tabi ki bu olanların temelinde fetihçi, ırkçı, milliyetçi ideoloji vardı.
Kıbrıs Türkünü değersizleştiren ve potansiyel tehlike olarak gören bu ideolojiye karşı bir refleks gelişti.
"Bu memleket bizimdir" sloganı aslında bir refleksti.
Yapılanlara karşı duruştu.
Tükeniyoruz korkusu da öyle.
Ankara Belediyesi'nin belki de gerçekten yardım etme, güzellik yaratma güdüsüyle başlattığı çalışmalar Çağlayan Parkı'nda yapılan yanlış nedeniyle toplumda inanılmaz bir refleks yarattı.
Parkın isminin değiştirilmesi, yapılan yardımın abartılı bir şekilde toplumun gözüne sokulması ve üstüne üstlük meseleye "adını Atina Parkı mı koyacaktık" şeklinde milliyetçi hamasi nutukların eklenmesi nedeniyle konu gerginliğe yol açtı.
Çağlayan Parkı bu ülkenin geçmişini anlatan değerlerinden birisidir ve insanlar gerekçesi ne olursa olsun isminin değiştirilmesini istememektedir.
Aynı insanlar Lefkoşa'da bolca olan yeşil alanlardan birinin park haline getirilmesini ve adının da Ankara Parkı konulmasını da önermektedir.
Aradaki ince hassasiyet anlaşılırsa sanırım konu daha da büyümeden çözülebilir.
Yoksa "ben yaparım güçleri varsa değiştirsinler" mantığı Kıbrıs Türküne yarar sağlamaz.
Ve Ankara belediye Başkanı'na küçük bir not: Bu ülkenin Başkentinin adı Lefkoşa'dır. Lefkoşe değil.
Yardım yapmadan önce yardım yapacağınız yerin adını doğru telafuz etmeyi öğrenseniz isabetli olur.
Belki böylece Kıbrıs Türkünü daha iyi tanımaya da başlarsınız.
Kıbrıs Türkünün üzerine titrediği kimliğini...
|