|
Lefkoşa'ya on yedi yaşında geldim...
Çocukluk günlerindeki misafirlikleri saymazsak...
Surlariçi'nin gizemli atmosferi beni hep etkilemiştir...
Bayram yerlerindeki karnaval coşkusu...
Anasını kaybeden çocukların çığlık çığlığa ağlayışı...
***
Ve 1963 sonrası...
Bir somun ekmeği paylaştığımız günler...
Girne Kapısı'ndaki canlılık, orada kurulan ilk gazete bayilikleri...
Sandviççi Kemal Dayı, Talat, Efe'nin kahvesi vazgeçilmez duraklardı.
Ford garajında seyredilen filimler...
Tüfekçi Ömer Usta, Şamişici Abdullah, Kahvaltıcı Yusuf Usta...
Hep renkli birer simaydı o günlerde...
Sonra ateşi ve ihaneti gördük...
O eski kabadayıların yerini, sessiz ve kişiliksiz insanların egemenliği aldı...
***
Sessizlik beni hep düşündürmüştür...
Ve arkasından gelen fırtına da...
Galiba en çok sessiz kalan insanlara kızarım, hele bu sessizlik zavallı bir çıkar ilişkisinin gerektirdiği bir sessizlikse...
Ve kendi kendini yargılamayan insanlara da kızarım...
"Acaba, ben böyle değil böyle yapsam, doğruyu bulurdum, böyle yaptım yanlış oldu" diyemeyen insanlara da...
***
Ben Lefkoşa'ya on yedi yaşında geldim.
Eski misafirliklerimi saymazsam...
Cuma pazarı olarak adlandırılan yerdeki bayramları, felafel zevkini ve "enimor" diye atılan zarlara bağlanan umutları da...
Poker kağıtlarını süsleyen işaretten oluşan zarları...
Kupa, kara, kılıç ve pik...
Şimdilerde bazılarının adı "Maço" olsa bile...
Hepsini, dersini iyi ezberlemiş bir çocuk gibi bilirim.
Ve Türk filmlerinde gördüğümüz bayrağımızı ellerimizi kanatana kadar alkışladığımız günleri de...
"Kanun Namına" filmindeki Nazım Usta'nın finaldeki teslimiyetini de...
Ben Lefkoşa'ya on yedi yaşında geldim.
Eski misafirliklerim hariç...
İlk çocukluk resimlerim iki fotoğrafçının eseridir...
Biri Foto Faik, diğeri Fevzi Akarsu...
Birinde esmer bir çocuk suratı var, asık ve alıngan, diğerinde de bir çocuk yüzü var, mutlu ve mütebessim.
İki ustanın deklanşöründeki anlayış mı farklı, kültür mü? ...
İkisi de damgasını vurmuş bu işe...
Biri dakikalık çekiyor, diğeri haftalık...
İşte fark burada...
Ve birinin eski bir niyet kutusuna benzeyen kamerası, diğerinin stüdyosu var...
***
Sonra hafif meşrep kadınlardan sosyeteye sıçrayan Japone modası...
Naylon gömlek furyası...
Bugünlerde adı şeffaflığa çıkan siyasi moda, o günlerde tenlerdeki giysilerdeydi...
Ağustos bu kadar etkili değildi, ne dipfrizlerde su dondurulurdu, ne rakının yanında beş-altı kez buz çağrılırdı...
Lahmacunsa hiç yoktu...
Selimiye Camisi'nin arka duvarına, değme ressamların bile hayal gücünü aşan yaşlı kebapçı arabaları sunuyordu lezzeti Lefkoşa'ya, lezzet lokantaları açılmazdan önce...
Ve sarı yüzlü bir ihanet sessizliğinin hüküm sürmediği Venedik artığı başkent, arada bir patlayan silahların gölgesinde küçük mutluluklar şehriydi...
Sonra o sarı yüzlü şüpheciler bozdu bu şehri...
Önce ekmeklerden başlayarak...
Daha sonra tüm alışkanlıklardan...
Ve birbirlerine kırdırdılar bir avuç insanı...
Benden ve benden olmayanlar diye...
Oysa hepsi bizimdi ve bizdendi...
Hiçbir ayrılığın, gayrılık getirmediği bir ortamda...
***
Ben, Lefkoşa'ya on yedi yaşında geldim...
Şimdi bu şehir benim bildiğim Lefkoşa değil...
Not: Bu yazı Lefkoşa Gazetesinde yayınlanmaya aday değildir...
|