|
1958...
Soğuk bir gece...
O zamanlar, erken uykuya dalardım...
Şimdilerde geç...
Göğsümde şiddetli bir sarsıntı hissettim...
"Gidiyoruz"...
"Nereye" diye soramadım...
Yarı uykulu bir şekilde kalktım...
Sırtıma atılan erkek ceketi, topuklarıma değiyordu...
İlk kez, bu kadar üşüdüğümü hatırlıyorum...
Oysa yarım kilometrelik bir yol aşacaktık...
Büyük Kaymaklı'yı böyle terk edecektik...
***
Yıllar sonra, mücahitlik yaptığım yıllarda da böyle üşüyecektim...
Doğum tarihim On Şubat'tı çünkü...
Buralı deyimi ile "Gundiri ay"...
***
Deri bir ceket, ince bir gömlekle girecektim nöbete...
Nasıl olsa, geçer diyerek...
Dondurucu bir soğuk vardı, üşüyeceğime inanmamıştım...
Ama ne zaman geçmek bildi, ne de benim titremem...
***
Doğduğum gün hiç bana yaramadı...
Bu nedenle doğum günü kutlamalarından sıkılırım...
Kimbilir, belki de yaşadıklarım, yaşayacaklarımın teminatı olduğu için...
Üniversite'nin ilk yılında en zor engelleri atlamıştım...
Kitap ve kanunun açık olduğu sınavda, yüzde onbeş başarıda vardım...
Mesele muhakeme işiydi de ondan...
Ancak, on şubat'ta katıldığım sınavı kazanamayacaktım...
Bu bir rastlantı mıydı?...
Yoksa bir gariplik mi vardı?...
Onu hiç çözemedim...
Veya çözdüm de, bundan mazohist bir zevk aldığım söylenebilir...
***
Korkunç şekilde üşüdüğüm ve korktuğum bir başka akşam vardı...
Fazıl Önder'in öldürüldüğü günün gecesi...
Korku benliğime o kadar sinmişti ki, sapsarı bir şüphe gibiydi...
Halamın dizlerinin dibine sokulup atlatmıştım o geceyi...
Sonradan benim için, cesur ve onurlu diyeceklerdi...
O günlerde, on yaşındaydım, korkak ve ürkektim...
Maskelerin düşmesine daha yıllar vardı...
Ve beni kimse kandıramayacaktı...
|