MARKAJ 21/11/2004

Ali Baturay

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   21 Kasım 2004, Pazar Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder     Paylaş Share/Bookmark

NE DEĞİŞTİ ACABA?

UBP’li belediye başkanları, Strazbourg ve Brüksel’de temaslarda bulunup basın açıklamasıyla bunu övünç kaynağı yaptı.

“Temsiliyet elde ettik”, “AB ülkeleri ile işbirliği fırsatı yakaladık” diye bayram ettiler.

Ne ilginç değil mi?

Başkaları bu işleri yıllardır yaparken onlar tepki gösteriyordu, ama şimdi çok büyük iş yapmışlar gibi ahkam kesiyorlar.

Onlar ki seçim ve referandumdaki yenilgileri AB yardımlarına bağlamış, yapmadıkları karalama bırakmamıştı, onlar ki AB yetkililerini geçmişte sınırdan kuzeye geçirmemişti!

Ama şimdiki duruma bakın.

Ne iki yüzlü bir tavır değil mi?

****

 

İHTİYAT SANDIĞI SINAVI VE “KÖR NERDEN BİLİR?” MESELESİ

İhtiyat Sandığı münhalının yazılı sınavında soruların dışarıya sızdığı yönündeki haberlerin yalan olduğu anlaşıldı.

Sınavdan kısa süre önce soru bankasından seçilip optik okuyucu ile değerlendirilen ve aynı gün açıklanan sınavın sonuçlarıyla ilgili yapılan araştırmada herhangi “usulsüz” bulguya rastlanmadı.

Bu iddiaları ortaya atan UBP’nin gazetesi “Güneş” idi.

Bir dizi senaryo ortaya atılmış, sınava girenler de tedirgin edilmişti.

Gazetelerinde yazdıkları yetmedi, UBP çevreleri başka dedikodular da yaydı.

Yüksek not alan çocukların CTP’li- DP’li olduğu iddia edilerek şaibe yaratılmaya çalışıldı.

İyi derece alan gençlerin gururunu incitecek iddialar ortaya atıldı.

Şu işe bakın ki o yüksek puanları alanların çoğu UBP’li çıktı.

Hükümeti kötüleme uğruna, kendilerine oy veren insanları da az kalsın mağdur edeceklerdi.

Hükümetin icraatlarını eleştirmek UBP’nin en doğal hakkıdır ve muhalefet partisi olarak da bunu yapmalıdır.

İki kez muhalefete düşen UBP, iki kez de “muhalefetlik” yapmayı beceremedi.

Bunu becermediği için de “yalana” sarıldı.

Eleştirmek başka şeydir, yalan başka.

Yalanla başkalarının hayallerini yıkmak, muhalefetlik değildir.

Muhalefetlik, “kanıtlayamayacağın iddiaların”, “yalanların” altında ezilmek de değildir tabii ki!

Şimdi, “UBP bu yalanları ortaya atarken uydurduğu birbirinden ilginç senaryo nasıl doğdu” diye sorarsanız o meşhur sözü hatırlatırım size; “kör nerden bilir?”, tabii ki kendinden.

Partizanlığın kitabını yazan bu adamlar, bugüne kadar sınavları bu şekilde yaptığı, bu taktikleri kullandığı, partizanca kendi adamlarını işe aldığı içini şimdi bunları başkalarına mâl etmeye çalışıyor.

Kör kendinden biliyor, tabii ki kendinden...

(Bir son not da İhtiyat Sandığı’ndaki komisyona; işverene, sendikaya ve ilgili bakana... DP’li fanatikler, kazanan kadar kişinin değil de, notu 60’tan yukarı olan herkesin sözlü sınava çağrılması için bastırıyormuş. Neden? Yazılı sınav bu kadar sorunsuz gitmişken, neden önceden açıklandığı gibi kazanan kişi sayısı kadar değil de, 60’tan yukarı herkes? Kazanan kişi sayısı kadar çağrılır, son kişinin puanı ile aynı puanı elde edenler sözlü sınava alınır. İşin doğrusu bu. Ama 60’tan yukarı herkesin çağırılacağı iddialarında, pis bir koku seziyorum. İşte o zaman yer yerinden oynar ve UBP de haklı çıkar. 95-100 puan alanı değil de, puanı 65 olanı işe alırsanız, İhtiyat Sandığı binasını işte o zaman başınıza yıkarlar ve bunun izahı da yoktur, bizden söylemesi! )

****

ATATÜRK’ÜN TOKADINI

KİM HAK EDİYOR ACABA?

Denktaş geçtiğimiz hafta yine çok ilginç sözler sarf etti.

Lefkoşa’nın Girne Kapısı’ndaki elleri bağlı Atatürk heykeli önünde her durduğunda “Şu ellerimi çözseniz de bir tokat indirsem” der mi diye düşünürmüş Sayın Denktaş...

Aslında Denktaş, kendisinin söylemek ve yapmak istediği şeyleri hep böyle “hikayeciklerle” anlatır, ya da başkasına atfeder.

İnanın ki Atatürk heykeli önüne geldiğinde, öyle bir şey düşündüğü falan yoktur.

Böyle bir söz söylemek istedi ve böyle bir öykü anlattı.

Aslında halka tokat atmak isteyen kendisidir.

Halk diye kastettiği de yüzde 65 ile Annan Planı’na “evet” diyenlerdir.

Bu kitleye duyduğu öfkeyi aklınca Atatürk’ü de kullanarak ortaya koyuyor.

Atatürk için “Şu ellerimi çözseniz de bir tokat indirsem” der diye düşünürmüş...

Aslında Denktaş, kendisini tokadı yiyecekler arasına koymamaktadır.

Öyle bir söylemektedir ki tokadı, “çözüm”, “barış” diye tutturup Annan Planı’na “evet” diyenlerin yemesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Eğer mümkün olsa ve Atatürk’ün Girne kapısındaki heykelinin kolları çözülse, tokat vuracağı ilk kişi Sayın Denktaş’tır.

O tokadı hak eden Kıbrıs Türk halkı değil, Denktaş’tır.

40 yıldır ölümüne mücadele eden, çekmediği sıkıntı, çekmediği çile kalmayan Kıbrıs Türk halkı mı tokadı hak ediyor, yoksa bir hiç uğruna toplumunu Rumlara muhtaç eden Denktaş mı?

*****

SANDIKTAKİ ÇİZMELER

HANGİ DURUMDA ÇIKACAK?

Cumhurbaşkanı Denktaş, “çizmeleri giyip halkın arasına katılacağını” çok sık söylemeye başladı.

Bu çizmeleri doğrusu merak ettik, giysin bakalım çizmelerini.

Onun çizmesi var da başkalarının yok mu?

“Halkın arasına katılacağım” sözü de çok ilginçtir.

Bir anlamda halktan koptuğunu, halkla aynı frekansta olmadığını kabul ediyor.

Seçimler ve referandum, Denktaş’ın zaten halkın arasında olmadığının bir göstergesidir.

Görevini, “vicdanının emrettiği şekilde” yapabileceği yetkiye sahip olmadığını söylemesi de ilginç.

Acaba, Türkiye’deki hükümetle ters düşmese yine aynı şeyi söyler miydi diye merak ediyorum.

Bu kararı vermesinde Türkiye’ye karşı kırgınlığının da etkisi yok mu acaba?

Ve bir de “aday olursa şansı yok” diyenlere öfkelendi.

Derviş Eroğlu’nun bu mealdeki sözlerine fena halde bozuldu.

“Her seçimde karşıma çıkıp yenilgiyi kabul eden kardeşlerimin bu sözlerini hazmedemem” dedi.

Ve bu öfkeli sözlerin ardından esas bombayı şu ifadelerle açıkladı:

“Kimse, beni böyle meydan okuyarak yapmayacağıma karar verdiğim bir şeye zorlamasın” dedi.

Yani demek istiyor ki; “çok kızmayın yine aday olurum ha!”

Muhtemel rakiplerinden üç kişi daha çıkıp da “şansı yok” derse, kesin yine adaylığını koyacak.

“Halkın arasına katılacağım” senaryosuna bakmayın siz, o şimdiden pişman oldu bile.

Sözlerinden bunu anlamak mümkün.

Denktaş aslında gerçek kararını 17 Aralık’tan sonra verecek.

Türkiye’nin AB’den alacağı cevaba göre Kıbrıs politikasının da değişim göstereceğini hesaba katan Denktaş’ın gerçek kararı bu tarihten sonra belli olacak.

Eroğlu’nu zaten rakip kabul etmeyen, Talat’ı da hükümetin yıpranmışlığı nedeniyle fazla güçlü görmeyen Denktaş, ülkede kendisine karşı başka rakip görmüyor ve hatta kendince bu dönemi, “en rahat seçim kazanacağı” dönem olarak algılıyordur herhalde.

Ama bu senaryo 17 Aralık’tan Türkiye’nin kötü bir sürprizle ayrılmasına göre ayarlanmıştır.

Ya tersi olursa, işte o zaman Denktaş Bey o meşhur çizmelerini sandıktan çıkacaktır, kaçınılmaz olarak.

   5988 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder     Paylaş Share/Bookmark

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
06 Şubat 2012, Pazartesi   Aynı gemideyiz, birlikte boğulacağız
27 Aralık 2011, Salı   Papatya bereketi
16 Kasım 2011, Çarşamba   Gelin Gerçekleri Konuşalım
17 Ekim 2011, Pazartesi   Türkiyeli Öğreciler Kıbrıs’ta Nelerden Korkar?
14 Eylül 2011, Çarşamba   Nereye kadar?
27 Temmuz 2011, Çarşamba   Gerçekler den Kaçamayız
20 Mayıs 2011, Cuma   Hak, Tam Da Böyle Aranır
08 Mayıs 2011, Pazar   DERS KİTAPLARINI KİM DEĞİŞTİRDİ?
04 Mayıs 2011, Çarşamba   Yalan Üzerine Kurulmuş Bir Düzen
08 Mart 2011, Salı   Sağ- sol kavgasının sırası mı?