Acaba... Düşman çatlattılar!

Ali Baturay

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   20 Kasım 2003, Perşembe Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder     Paylaş Share/Bookmark

Acaba... Düşman çatlattılar!

Recep Tayyip Erdoğan, Denktaş’ın olmadığı ortamlarda ona verir, veriştirir, Denktaş rejimini eleştirir ama yüzünü gördü mü dayanamaz övgüler düzer! Dün de aynısını yaptı! Törendeki samimiyetleri “düşman çatlatan” cinstendi. Denktaş, şirinlikler yaptı, Erdoğan ile samimi pozlar verdi... Erdoğan seçim üstü statükoya övgüyü çekti ve gitti. Derler ki; “Erdoğan, Denktaş’a rağmen Kıbrıs sorununu çözecek. Denktaş’a övgüler nezaketten!” İnşallah öyledir!!

Denktaş...

 

****************************************************************************************

Otuz Gardiyandı başımıza, kurt gibi bir gardiyan... Başı belaya girdi bir esrar dalgasından. Kuzu kuzu volta atıyor şimdi avluda. Sine-i millete döndü Ramazan Can Yücel

 

****************************************************************************************

Bir son dakika rüşveti daha!

Dikkat ettiniz mi, beş yıldır görevde olan hükümet, bütün icraatlarını birkaç aya sığdırdı...

Seçim tarihi açıklandığından beri, beş yılda gerçekleşemeyen icraatlar, daha doğrusu “seçim rüşvetleri” arka arkaya patlamaya başladı!

İşe “daha fazla kırsal kesim arsası” dağıtmakla başladılar!

Daha sonra seçim üstü şehit ailelerini susturmak için, bir grup şehit ailesi çocuğu işe alındı...

Ardından kolej bombası patlattılar; ne hikmetse kolejlere alınan öğrenci sayısı bu yıl artırıldı... (Gerçi bu artırılan sayı içerisinde bile muhalif ailesi çocukları tüm tepkilere rağmen elediler ya, o da başka bir skandal!)

Her yıl canını çıkardıkları çiftçilere bu yıl kucak açtılar, babalık yapıp “ürün bedellerini” peşin ödediler! (İnsanın gözü yaşarıyor değil mi?!)

Birden bire “yurtdışı konuşma ücretleri” de ucuzlatılıverdi...

Hizmetler durur mu, vatandaş ucuz ürün satın alabilsin diye ansızın fonlar kaldırıldı, KDV’lerle oynandı!!

Ve yılın bombası; askerlik süresi kısaltıldı... (Onlara göre bu bile tek başına seçimi zaferle tamamlamalarına yeterdi!!!)

Yıllardır bu ülkede yaşayanları birdenbire “vatandaş yapma” seferberliğine giriştiler.

Yok öyle “ülkede yabancı gibi yaşamak”, devlet kucak açtı, binlerce insanı vatandaş yaptı...

Yalnız ülkede yaşayanları mı?

Geçerken uğrayanları, gezmeye, çalışmaya, okumaya, konferans vermeye, türkü söylemeye gelenleri de vatandaş yaptılar, hem de öyle “beş dakikada” alınan kararlarla!!

Ve istihdam, “15 bin istihdam” deyip beş yıl kılını kıpırdatmayanlar, seçime çeyrek kala partizanca istihdamlar yaptılar.

Ne kadar devlet olanağı varsa seferber ettiler, verilecek ne varsa verdiler...

Ansızın “elektrik borcunu affetmek” akıllarına geldi.

Yine seçime çeyrek kala, yine bir hükümet oyunu!

Oy uğruna meclisten apar topar geçirilen bir yasa ile trilyonlarca liralık birikmiş gecikme zammı silinecek ya da takside bağlanacak!

Takside bağlayacaktınız da bunca yıl niye yapmadınız, aklınız neredeydi?

“Gecikme zammını silmeye” gelince, buna da karşıyım!

Ne münasebet!

Borcunu zamanında ödeyenler enayi midir?

36 trilyonu bakiye, 11.3 trilyonu da gecikme zammı olmak üzere toplam 47.5 trilyonluk borç var...

Üstelik kuruma en büyük borçlu ise yine devlet!

Devlet dairelerinin elektrik borcu 19 trilyonu geçiyor, bunun 4.7 trilyonu gecikme zammından oluşuyor!

BRT’nin elektrik borcu 2.1 trilyon...

Normal bir vatandaş, paraya sıkışıp biraz gecikip, ödeyemediğinde şakkadak elektriği kesiyorlar!

Borcunu ödemeyenler ise kimler; devlet daireleri, kurum binaları, belediyeler, camiler, bazı büyük şirketler, turistik tesisler...

Vatandaşın gözünü boyayacaklar diye, kamuoyuna “bir büyük hizmet daha” diyecekler diye yine kendi ayıpları olan devlete ait borçları silecekler, bazı kendi yandaşlarının borçlarını ortadan kaldıracaklar veya hafifletecekler!

Bu hükümetin her yaptığı işte bir bit yeniği vardır, bunlar adamın kara kaşına kara gözüne “icraat” yapmaz!

Yani hükümetin “elektrik rüşveti” de birçok sözde icraatı gibi “oyundan”, “oy avcılığından” başka bir şey değildir...

*********************************************************************************

Esas vatan haini onlardır!

İnsan muhalifse, solcuysa, Denktaş’ı sevmiyorsa, UBP-DP’nin icraatlarını beğenmiyorsa ülkesini sevmiyor mu demektir?

CTP’liler, BDH’lılar, YKP’liler, ÇABP’lılar ülkesini; ülkesinin dağını, taşını toprağını, sevmez mi, sevemez mi?

Denktaş’ın politikalarını beğenmeyenlerin, bu politikalara karşı olanların bu ülkede yaşama hakkı yok mu?

İnsanın ülkesini sevdiğini kanıtlaması için illa ki Denktaş’ı da mı sevmesi gerekiyor?

İnsanın vatanını sevdiğini kanıtlaması için 1 kilometrelik bayrak diktirmesi, ya da o bir kilometrelik bayrağın altında yürümesi mi gerekir?

İnsanın bu vatanı sevdiğini kanıtlaması için dağ başına taşlardan bayrak yapması ve sonra da o bayrağı milyarlarca para harcayarak ışıklandırması mı lazımdır?

Kilometrelerce bayrak yapmak ya da dağdaki bayrağı ışıklandırmakla mı ölçülür ülke sevgisi, bayrak sevgisi?

Barış istemek, çözüm istemek “hainlik” midir? Bu, nasıl bir hainliktir?

Çözümle birlikte daha rahat bir yaşam arzulamak “vatan hainliği” midir?

Dünya vatandaşı olmak, “yok sayılan” bir ülkeden, meşru bir ülkeye dönüşmeyi hayal etmek “Rumculuk” mudur?

Denktaş’a muhalif olup bu ülkeyi yönetmeye talip olmak, “vatanı satmak” mıdır?

Denktaş’a ya da başka bir deyişle statükoya karşı olanlar için yığınla isim üretildi; Rumcular... Ülkeyi satanlar... Vatan hainleri... Casusular... Devleti yıkanlar... Yolunu şaşıranlar... Smitis’in uşakları...

Bunları söyleyen kim?

Statükocular, başta da Cumhurbaşkanı Denktaş ve Başbakan Eroğlu...

Bir Cumhurbaşkanı kendisine muhalif olan kişilere böyle nitelemeler yapabiliyorsa, o ne vatanseverdir ne de içinde insan sevgisi var demektir.

O, kendi politikaları ile uyuşsun veya uyuşmasın tüm insanları kucaklamak zorundadır!

Tarafsız olmalıdır...

Kendinden olmayanları başka sınıflara ayıran, o şucudur, öteki bucudur diyerek insanlara damga vuran insan vatanseverlikten bahsetmesin!

Saltanat kurup, devlet olanaklarını yandaşlarına peşkeş çekmek, partiler kurdurup, partiler bozdurmak, dernekler kurdurup- gazeteler çıkartıp muhaliflerinin üzerine saldırtmak ne kadar vatanseverliktir acaba?

Kendi insanını hiçe saymak, halkının göçüne göz yumup, başka nüfus taşımak vatanseverlik midir?

Bir cumhurbaşkanı olarak “oyunuzu falan partiye verin, filan partiye vermeyin” demek, televizyonlara çıkıp “muhalefet kazanamaz” diyerek seçmenleri etkilemeye çalışmak, insanını, vatanını sevmek midir?

Seçim yasaklarına rağmen bunları yapmak, “muhalefet kazansa da sanki birileri çıkıp onların elini kolunu bağlayacak, darbe olacak” gibi intibalar yaratmak etik midir, ahlaki midir?

Ülkeyi batıran UBP-DP’ye karşı olmak neden hainlik olsun?

Hain esas onlardır!

Memleketi partizanlık ve beceriksizlikle yaşanmaz hale getiren, göçlerin artmasında en büyük payı olan, binlerce insanını Rumların yanında en ağır koşullarda çalışmaya mahkum eden UBP-DP’yi neden tercih edelim?

“Devleti korumak adına” aldatmacası ile neden bizlere yaşamı zehir eden bu “partizan”, bu “acımasız”, bu “ben yaparım olur” mantıklı insanları neden yeniden seçelim?

Denktaş onları seçmemizi istiyor, çünkü düzeni korumak istiyor...

Bu düzene alışmışlar bir kere, ağa da onlar paşa da!

Çözüm olmasın diye her şeyi yapıyorlar, her türlü yalana başvuruyorlar!

Neden? Çünkü bu gayrı yasal düzen sürsün, her istedikleri usulsüzlüğü yapsınlar, insanlar sonsuza kadar kendilerine muhtaç kalsın!

İstediklerini alsınlar, istediklerini atsınlar!

Hep birileri para göndersin, onlar dağıtsın, aslan payı onlara kalsın, bu düzen böyle devam etsin!

Çözümmüş, AB’ymiş bunları istemiyorlar!

Bu düzen bitecek!

Bir taraftan “vatan hainliği”, “vatanı satma” edebiyatı, diğer taraftan bir takım güçlerden “destek mesajları” “güç bizde” edebiyatı...

Ne yaparlarsa yapsınlar halkı kandıramayacaklar!

***************************************************************************************

 

Barış Nedir Sevgilim?

barış nedir sevgilim

biliyor musun

bir köprü müdür üstüne gölgeler düşünce

çöken

halka açılamadan batan bir şirket

iki savaş arasında verilen çay molası mıdır barış

yoksa

hurdacıya söylediği son sözler mi

bisikleti vurulan bir çocuğun

söyle sevgilim

Einstein'ın Roosevelt'e yazdığı mektup mudur barış

Lozan'dan gelen telefon mu Mustafa Kemal'e

çöplerini bilimin süpürdüğü bir sokak mıdır

barış yoksa

söyle sevgilim

de ki

tünediği balkon uçuruma düşen yavru bir kuştur barış

saatçiyi hapse attıkları için kurulamayan bir meydan saati

ayağımızdaki paslı çiviyi bacağımızı keserek

çıkaran bir melek

de ki

aptalların türküsü

oyuna getirilenlerin ülküsüdür barış

dişleri sökülmüş Asya kaplanıdır kapitalizmin

sirkinde

de ki sevgilim

içine bayat pil konmuş el feneridir barış

fosforlu izleridir bayrakların üzerinde gezen salyangozların

barış düşsel beyaz buluttur bir kaleye çarpıp dağılan

kör bir toplumun tehdit dolu yazılarla kirlettiği bir

defterdir

barış

kendinde bulamayıp başkalarında aradığıdır insanın

barış

halkının üzerine devrilen bir devlettir zor

dönemeçlerde

açılmadığı için posta kutusunda ölen bir mektuptur

barış

patlayıp seyircileri öldüren bir futbol topudur son dakikada

bunların hiçbiri

hiçbiri değilse barış

söyle sevgilim

savaşın düş kurduğu yerlerde

hangi yüzsüzün uydurduğu bi' sözcüktür

şu dillerden düşmeyen barış

Akgün Akova

*********************************************************************************************

Hüzün Kuşları

Kanatlarında sonbahar kokusu ve gözlerindeki yaşlarla

çoktan gitti hüzün kuşları.

Geri dönmezler bir daha, onlar barışı aramaya gittiler.

Kansız acısız, aydınlık ufkun sonuna gittiler.

Bıraktıkları gibi yuvaları, sesleri hala burada.

Rüzgarın utangaç elleri, yerdeki son yaprakları da götürdü.

Duymadıklarım beni unuttu, bilmediklerim şimdi yalnızlar.

Giderken galiba buraları da alıp götürdüler.

Sahil kahvesi, deniz feneri, kum taneleri ve bulutlar.

Sanki hiç yoktular, ta ki kuşlar gidene kadar.

Bir düş, o düşün içinde bir uçurum, o uçuruma düşen ben.

Son yolculuğuna çıkan yaşlı adam, dönüp geride kalanlara baktı.

Hiç kimse ona el sallamadı, güle güle diyen de olmadı.

Tren rayları arasında kaybolan gülüşler, sesler yüzler.

Bir oldular toprakla, dökülen damlalar değil şimdi, her yağmur yağdığında.

Düşen benim giden hüzün kuşları.

Ferhat Gedik

   6242 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder     Paylaş Share/Bookmark

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
06 Şubat 2012, Pazartesi   Aynı gemideyiz, birlikte boğulacağız
27 Aralık 2011, Salı   Papatya bereketi
16 Kasım 2011, Çarşamba   Gelin Gerçekleri Konuşalım
17 Ekim 2011, Pazartesi   Türkiyeli Öğreciler Kıbrıs’ta Nelerden Korkar?
14 Eylül 2011, Çarşamba   Nereye kadar?
27 Temmuz 2011, Çarşamba   Gerçekler den Kaçamayız
20 Mayıs 2011, Cuma   Hak, Tam Da Böyle Aranır
08 Mayıs 2011, Pazar   DERS KİTAPLARINI KİM DEĞİŞTİRDİ?
04 Mayıs 2011, Çarşamba   Yalan Üzerine Kurulmuş Bir Düzen
08 Mart 2011, Salı   Sağ- sol kavgasının sırası mı?