|
Halbuki ne kadar da güzel başlamıştı her şey.
Bir birlerine sevgi gösterileri, Kıbrıs’tan arkadaşların nasıl olduğunu sormalar, işle ilgili sohbetler ve Atina ile ilgili görüşler...
İlk kez karşılaşanların, bir birlerini tanımaya yönelik samimi soruları...
Gerçekten de Türkiye, Yunanistan, Kuzey Kıbrıs ve Güney Kıbrıs’tan olmak üzere dört ayaklı konuşmacı ve izleyici grubu için tam da istendiği gibi dostça bir ortam vardı.

“Atina Gazeteci Sempozyumu”ndan söz ediyorum.
Amerikalı konuşmacıların, (ki onları organizatörün dolgu malzemesi olarak sayıyorum) Amerika’nın politikaları ile ilgili konuşmalarının ardından ilk sözü alan Türk ve Yunan konuşmacılar umut vericiydi.
Sabah’tan Yavuz Baydar ile To Vima’dan Yiannis Pretenteris’in objektif konuşmalarını dinlediğimde, tamam dedim, bu konferansta herkes “gazeteci” gibi konuşacak.
Öyle olmadı tabii ki...
Daha doğrusu tüm taraflar objektifti de bir Kıbrıslı Rum konuşmacılar nedense politikacı gibi davranıyordu.
Gazeteci değil de sanırsınız Papadopulos’un propaganda odasından fırlamış gibi...
Kıbrıslı Rum gazeteciler Costas Yennaris ve Paris Potamitis, tam bir hayal kırıklığı idi...

Costas Yennaris, Kıbrıs Türk toplumunun hassasiyetlerine, değerlerine zerre kadar saygı göstermeyen, konferans salonundaki meslektaşlarının tüm objektifliği ve barışçıl tutumunun inadına kışkırtıcı, Kıbrıs sorununu “Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesinden ibaret” kabul eden, sorulan sorulara nezaketsiz cevaplar veren, küçümseyici, yukardan bakan bir tavır içindeydi...
Kuşkusuz her şey güzel giderken ortalık birden gerildi.
Bu gerginliğin birazcık yumuşaması için Yennaris’in biraz alttan alacağını, Kıbrıslı Türk ve Türkiyeli gazetecilerin gönlünü alacağını tahmin ettim ama yanıldım.
Milim geri adım atmadı Yennaris, kürsüde kaldığı sürece, o şahin bakışının altındaki küçümseyici tavırdan taviz vermedi, cevaplamakta zorlanacağı sorulara da cevap vermedi...
Son gün bir başka Kıbrıslı Rum Paris Potamitis söz aldı.
Dıştan bakıldığında son derece iyi niyetli, objektif biri imajı veren Potamitis, son derece de güzel bir girişle başladı.
Nostaljik duygusal anılarını anlatarak başladığı konuşmasında Potamitis; “Kıbrıslı Rumlar, 40 bin Türk askeri ile yaşamak zorunda olan Kıbrıslı Türkleri anlamalı ve onları suçlamamalıdır” deyince, yeni bir Yennaris felaketi yaşamayacağımızı düşündüm.
O kadar iyi başlayan Potamitis, daha sonra akıl almaz sözler sarf etti.
Potamitis, Kıbrıs sorununun 1974’ten sonra başladığını söyleyerek herkesi şaşırttı.
1974 öncesi yaşanan süreci kabul etmemek bir gazeteciye yakışır mı?
Potamitis’in kırdığı potlar bununla sınırlı değildi tabii ki; örneğin birçok Rum politikacının yaptığı gibi Güney Kıbrıs’taki devlet hastanelerinin, Rumlardan daha fazla Kıbrıslı Türklere hizmet ettiğini söyledi.
Sağlıkla ilgili katkıları ikide birde Kıbrıslı Türklerin yüzüne vurma samimiyetsizliğinden bir türlü kurtulamadılar.
Bu şekilde yaptığınız iyiliği ikide birde o kişinin yüzüne vurduğunuzda sizin iyi niyetinizden kuşku duyulur, demek ki bu bir hizmet değil, başka merkezlere mesaj niyetidir.
Hem “siz benim vatandaşımsınız, cumhuriyetin olanaklarından yararlanın” diyeceksin, hem de Kıbrıslı Rumlardan ayırıp, ötekileştirerek, “siz daha çok hizmet alıyorsunuz” diyeceksiniz...
Olmaz arkadaş, bu şekilde olmaz.
Potamitis, bir de Kuzey Kıbrıs’ta düşünce ve konuşma özgürlüğünün olmadığını söyledi.
Kuzey Kıbrıs’ta konuşma özgürlüğünün, fikir özgürlüğünün mükemmel olduğunu söyleyecek değilim ama Güney Kıbrıs’tan daha iyi olduğunu söyleyebilirim.
Kıbrıslı Türk barışseverler doğru olmadığına inandıkları politikaların, doğru yolda olmadığına inandıkları politikacıların karşısına dikilmiştir, sözünü de sakınmamıştır, eylemini de yapmıştır ama ya Rumlar?
Sen koca yolu kat edecek, Atina’ya gelecek ve Papadopulos politikalarını savunacaksın, sonra da Kıbrıslı Türklerin konuşma özgürlüğü yok diyeceksin.
Halbuki diğer Kıbrıslılar; Hasan Hastürer ile Hasan Kahvecioğlu çok güzel konuşmalar yaptılar.
Tarihsel süreci canlı örneklerle süsleyerek anlattılar ve hem Türk hem de Rum tarafındaki yanlışlara hiç taraf tutmadan açıklık getirdiler.
Şahinleşmediler, karşı tarafın değerlerine saldırıda bulunmadılar, salondaki meslektaşlarını rencide etmediler...
Paris Potamitis ile Hasan Kahvecioğlu’nun konusu “Kıbrıslının ‘Öteki’ Anlayışı” idi ki Kahvecioğlu, “ötekileştirmenin” acısını en fazla çeken tarafın Kıbrıslı Türkler olduğunu çok çarpıcı örneklerle açıkladı.
Kahvecioğlu, Kıbrıslı Türklerin, hem Rumlar, hem Türkiye hem de Avrupa tarafından ötekileştirildiğini öyle çarpıcı örneklerle anlattı ki kimse itiraz edemedi.
Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklerin de kendileri kadar Kıbrıslı olduğunu kabul etmezse, eşit haklara sahip olduğumuzu kabullenmezse bu sorun nasıl çözülecek?
Rumların bu küçümsemeleri, bu yukardan bakmaları; Kıbrıslı Türkleri birlikte yaşama isteğinden, çözüm çabalarından soğutuyor, işte kamuoyu yoklamaları ortada...
Atina’dan daha güzel izlenimlerle gelmek isterdim ama Kıbrıslı Rum meslektaşlarımızla ilgili gerçek bu.
Atina’da 10 kişilik Kıbrıslı Türk heyetindeki sağcısı- solcusu, Annan planını destekleyen- desteklemeyen tüm ekip çok sorumlu, ilkeli bir tavır sergiledi.
Kuzey Kıbrıs ekibindeki herkes önce ve sadece gazeteci olduğunun farkındaydı ki buna göre tavır sergilediler, bu da bizim adımıza sevindiriciydi.
***********
ŞAHİNLİĞE ŞAHİNLİKLE CEVAP VERMEK Mİ LAZIM?
Lokmacı’da Türk tarafının duvarı yıkıp, köprüyü kaldırmasına bazı kesimlerden homurdanma gelmişti; “hep biz taviz veriyoruz” diye.
Duvarı yıkıp, köprüyü kaldırmak bize bir şey kaybettirmezdi.
Kaybettirmedi de...
Bakın, Rumlar da yıktı duvarı.
İyi niyetli olmanın, barışçıl olmanın zararı yoktur.
İlla ki şahinliğe şahinlikle cevap vermekle kazançlı çıkmayız.
Siz doğru olanı yapın, karşınızdaki direnemez.
Türk tarafı doğru adımları atmaya devam etsin, karşılığını görür.
Bu işler kavgayla, laf yetiştirmeyle olacak işler değil.
*************
TABİİ Kİ ANNE SEVGİSİ SORGULANAMAZ
“Atina Gazeteci Sempozyumu”nda en güzel konuşmalarından birisini News Lab Başkanı ve yönetici direktörü, uzman Deborah Potter yaptı.
Potter, gazetecilik mesleği ile ilgili çok çarpıcı tespitlerde bulundu.
Birçoğu gerçek hayatta uygulanması zor şeyler olsa da Potter’ın anlattıklarını beğenmemek elde değildi.
Özellikle gazetecilik etiği ve gazetecinin topluma karşı sorumlulukları konusunda Potter’ın anlattıklarına kimsenin itirazı olmadı.
Potter’ın konuşmasından büyük bir bölümü haber yaptım ve haber KIBRIS Gazetesi’nde, “Gazeteci annesinin seni seviyorum demesini bile sorgulamak zorundadır” başlığıyla çıktı.
Çok sayıda mail ve telefon geldi, tam da 8 Mart Kadınlar Günü arifesinde nasıl olur da “anne sevgisi sorgulanır” şeklinde başlık attım diye.
Bu şikayetler bana Galatasaray teknik direktörü Eric Gerets’in “İki köpek bir kemik için kapışırken, aradan başka bir köpek kemiği kapıp gidebilir” sözünü anımsattı.
Gerets, bu sözlerle Fenerbahçe ile Galatasaray’ın zirve rekabetinden Beşiktaş’ın avantajlı çıkabileceğini vurgulamak istemişti.
“Vay sen nasıl üç büyük takıma köpek dersin?”
Bir zaman da Mircea Lucesku Beşiktaş’ı çalıştırırken, “Köpekler istiyor diye atlar ölmez” demişti, Beşiktaş’ın puan kaybetmesini isteyenler için.
O zaman da yer yerinden oynamıştı.
İki söz de iki teknik direktörün ülkesinde atasözüymüş...
Atasözleri mecazi olur zaten, “sakla samanı gelir zamanı” ve “damlaya damlaya göl olur” sözünün altında nasıl ki bir şey aramıyorsak, yukarıda saydıklarımdan da aramamak lazım.
Deborah Potter, “Gazeteci annesinin ‘seni seviyorum’ demesini bile sorgulamak zorundadır” sözünü kullandı, çünkü gazetecinin ne kadar titiz olması gerektiğini, sorumluluk taşıdığını, tartışma götürmez “anne sevgisi” ile anlatmak istedi.
Yoksa tabii ki anne sevgisi sorgulanamaz, ne ben ne bir başkası anne sevgisini sorgulayabilir.
Hayatta en yüce duygu “anne sevgisidir.”
Atasözlerinin okunuş şeklindeki anlamları değil, ne kastedildiği, atasözü olarak taşıdığı anlam önemlidir.
Yani haberin başlığına bu şekilde eleştiriler gelmesini yadırgadığımı söylemek istedim.
*************
|