|
Kuzey Kıbrıs’ta Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı başbakanlığa, Türkiye’de de Türk Silahlı Kuvvetleri TC Başbakanlığı’na bağlı.
Yani kağıt üzerinde öyle yazıyor.
Ancak fiiliyata baktığınızda hiç de öyle olmadığını görebiliyorsunuz.
Gerek Türkiye’de gerekse Kuzey Kıbrıs’ta geçmişten günümüze gelişen birtakım olayları hatırlamaya çalışın, göreceksiniz ki bu kurumlar hiçbir zaman başbakanlığa bağlı olmadı.
Bilakis birçok konuda hükümetlere meydan okumuş, çoğu kez dolaylı da olsa müdahale etmiştir.
Müdahale sözüyle Türkiye’deki askeri darbeleri kastetmiyorum, o başlı başına ayrı bir tartışma konusu.
Benim sözünü ettiğim; “demokratik süreçte” gerçekleşen müdahalelerdir ki sürecin ne kadar demokratik olduğu da tartışma götürür.
En sıradan vatandaşa dahi sorsanız; “asker, sivil otoriteden daha yetkilidir” diyecek size bir şekilde.
Türk Silahlı Kuvvetleri gerçekten TC Başbakanlığı’na bağlı olsaydı, TSK’ya bağlı Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı, görev için bulunduğu bir ülkenin başbakanını azarlayıp, elini uzatmama ve ona küsüp, bu küslüğünü sürdürme lüksüne sahip olamazdı.
Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı, gerçek anlamda KKTC Başbakanlığı’na bağlı olsaydı, eski komutanlardan Galip Mendi Paşa, Başbakan Yardımcısı Mustafa Akıncı ile kavgaya tutuşmazdı.
Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı, KKTC Başbakanlığı’na başlı olsa, bağlı olduğu hükümetin 23 Nisan törenlerini beğenmeyip de alternatif 23 Nisan etkinliği düzenlemezdi.
Türk Silahlı Kuvvetleri, TC Başbakanlığı’na bağlı olsa, Genelkurmay Başkanı her fırsatta meclis başkanını, hükümetin başını ve hükümeti topa tutmaz, azarlar mahiyette açıklamalar yapmazdı.
Türk Silahlı Kuvvetleri, TC Başbakanlığı’na bağlı olsa, o başbakana ve o başbakanın aday gösterdiği adama karşı, bir gece yarısı muhtıra yayınlamazdı.
Genelkurmayın önceki gece yarısı internet sayfasından yaptığı açıklamadan söz ediyorum.
Siz isterseniz “Genelkurmay açıklaması” deyin, ben size bunun bir “muhtıra” olduğunu söylüyorum.
Hem de cumhurbaşkanlığı seçim sürecini hedef alan, hedef aldığının anlaşılması için de içerisinde “cumhurbaşkanlığı seçimi” ifadesinin kullanıldığı bir muhtıra.
Bir kurum, bağlı olduğu daha yüksek bir makamı tehdit eder mi?
Türkiye’de ediyor işte.
Avrupa Birliği hedefi için demokratikleşmeye çalışan Türkiye’de, gerçek anlamda bir demokrasiye ulaşılması için daha çok zaman istendiğinin göstergesidir Genelkurmayın gece yarısı yaptığı açıklama.
Cumhurbaşkanlığı ilk tur seçimi yapılmıştır, muhalefet seçim için 367 ısrarını sürdürmektedir, bu nedenle CHP, anayasa mahkemesine başvurmuştur ve seçimin kaderi de anayasa mahkemesinden çıkacak karara bağlıdır ve tam da bu ortamda dört- beş saat sonra geç saatlerde, gece yarısı Genelkurmay bir açıklama yapmıştır...
Bir rastlantı değildir kuşkusuz bu, amaçlıdır.
Askere göre tam zamanında yapılmış bir açıklamadır, çünkü bir amacı vardır ama bana göre zamansızdır ve tüm demokrat insanların da böyle düşünmesi gerekmektedir.
Zaten cumhurbaşkanlığı seçimini dahi mahkemelik eden Türkiye, bir imaj kaybına uğramıştır, bunun da üstüne askerin muhtırası gelmiştir ki bu ortamda dıştan bakan birisini; “Türkiye demokratiktir” diye nasıl inandırırsınız?
Amaç, hem AKP’nin gözünü korkutmak hem de anayasa mahkemesini etki altında bırakmaktır.
Genelkurmayın bu açıklamasıyla anayasa mahkemesi de seçimle ilgili kararında zan altında kalacaktır.
Birtakım sıkıntıların diyalogla çözülmesi gerekirken bu şekilde gergin bir ortama çekilmesi Türkiye açısından iyi bir gelişme değildir.
Muhalefet temsilcilerini dinliyorum, üstü kapalı da olsa sanki askerin bu açıklamasına sevinmiş gibi konuşuyorlar.
Halbuki şiddetle karşı çıkmaları gerekirdi, unutmasınlar ki bugün AKP’ye yapılan yarın kendilerine yapılabilir, bu konuda “hedef rakibimdir, sin de gülle geçiyor” misali bencil mantıkla düşünmek doğru değildir, gelecekte çok zararını görebilirler.
Açıklamanın bir yerinde; “Türk Silahlı Kuvvetleri gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmaması gerekir” denilmektedir.
Bu sözleri; “uyarımızı dikkate almazsanız, gerekirse darbe de yaparız” anlamında yorumlamak da mümkündür.
Türk insanı darbe mi istiyor, Türkiye’deki muhalefet partileri darbeden yana mıdır, demokratik yollar tükenmiş midir, halen darbelerin yaralarını sarmaya çalışan Türkiye, yine aynı travmayı yaşamaya razı mıdır?
Hiç sanmıyorum.
Askerin laiklik hassasiyetini anlıyorum, buna söyleyecek sözümüz olamaz ama birçok demokratik sivil güçlerin de bu konuda hassas olduğunu biliyoruz.
Siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, halktan insanlar, zaten zaman zaman onlar da söylem ve eylemleriyle bu tepkilerini ortaya koyuyorlar.
Genelkurmay açıklaması yapılmadan önce, açıklamada sözü edilen “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri çerçevesinde çocukların başörtülerine bürünmüş, ilahi okuyan hallerini bir televizyonda görmüş ve doğrusu bu ya tüylerim de diken diken olmuştu.
Gerçekten de çocukların bu şekilde kobay gibi tuhaf kıyafetlere büründürülmesi, o zor ilahileri onlara ezberlettirip, sahneye çıkarmaları pek hoşuma gitmemişti doğrusu.
Ben insanların kişisel tercihlerine, kişisel özgürlüklerine karşı değilim, başörtüsüne de öyle muhalefetim yok ama 4- 5 yaşındaki çocuklar, bence istemleri dışında o şekilde kullanıldılar ki bunu da doğru bulmuyorum.
İşte Genelkurmay bu konuda haklı olabilir ama bu işler diyalogla da çözülebilir, gecenin bir yarısı zehir zemberek açıklama yaparak ve seçim sürecini etkileyerek değil.
Konular bir birine karıştırılmamalıdır.
Muhtıradaki haklı noktalar; muhtıranın ele alınış şekli, üslubu ve zamanlaması ile anlamını yitirmiştir, bunlar, darbe provası yapar gibi gündeme gelmemeliydi.
Hükümette dinci bir parti, o partinin başında “dediğim dedik” bir başkan, o partiden çıkan “sivri dilli” bir meclis başkanı ve o partinin başörtülü eşi bulunan bir cumhurbaşkanı adayı olabilir ki gerginlik de bunlardan doğuyor.
AKP’lilerin rejimi değiştirmeye niyetleri olduğuna inanmıyorum ama öyle olsa bile, onların gücü, laik Türkiye’yi değiştirmeye, başka bir rejim yaratmaya yetmez.
AKP’liler farklıdır, bize uymasa da hoş gelmese de inançları, ideolojileri, yaşam tarzları kendilerine özgüdür ve demokrasilerde kendinden farklı olanlara da saygı göstermek gerekir. Farklı duruşlarını rejimi değiştirme noktasına getirdiklerinde başlarını yiyeceklerini göremeyecek kadar gözlerinin kör olacağını da sanmıyorum.
Genelkurmay, sırf o sevmediği AKP ambalajına bakarak, rahatsız olup, anayasa mahkemesi kararına da etki yapacak, bir gece yarısı darbe provası yapmıştır ama “demokratım” diyen bir ülkenin hem imajını sarsmıştır hem de o ülkeyi yeni bir kaosun eşiğine getirmiştir.
**************
KIBRIS’TAN SONRA TÜRKİYE’DE DE MECLİSE GİRMEMEK “DEMOKRATİK EYLEM” KABUL EDİLİYOR
Ne tuhaf Kuzey Kıbrıs’ta UBP ile DP demokrasi adına meclise girmediğini söylerken, Türkiye’de de CHP, ANAP ve DYP demokrasi adına meclise girmediğini belirtiyor.
Meclise girmeyerek demokratik olmak hem Kıbrıs’ta hem Türkiye’de moda oldu.
Neme lazım, bizimkiler bu konuda Türkiye’den önce adım attı, haklarını vermek lazım...
Türkiye’de hükümet temsilcileri ve hükümete yakın olanlar demokrasi adına meclise girilmesi, muhalefet ve AKP’yi istemeyen diğer kesimler ise girilmemesi gerektiğini söylüyor.
Bence meclisten kaçarak demokrasi getirilemez.
Halk milletvekillerini parlamento için seçmektedir, sırf iktidarda olanı zora düşürmek için meclisten kaçsın diye değil.
Demokrasi adına meclisten çıktığını söyleyen CHP lideri Deniz Baykal, AKP ile mücadelesinde bırakın demokratik mücadeleyi, neredeyse askere “darbe yap” diyecek.
Askerin, gazetecileri “bizden ve bizden olmayan” diye sınıflandırdığı andıçı bile haklı gören Deniz Baykal, politikadaki başarısızlıklarını Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlıklarını engelleyerek kapatmaya ve genel seçim için güç kazanmaya çalışıyor.
Sırf Abdullah Gül’ü seçtirmemek için 367’de ısrar eden CHP, anayasa mahkemesine başvurdu.
Geçmişte cumhurbaşkanlığı seçimi için salondaki kişi sayısı açısından 118 yeterli sayılırken ve Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer, bugün Abdullah Gül’ün aldığı oy kadar bile oy almadan Çankaya’ya çıkarken, bugün Deniz Baykal ve onun kuyruğuna takılan ANAP ile DYP, cumhurbaşkanlığı seçimini mahkemelik etmişlerdir.
Kendisine destek vermemeleri durumunda ANAP ve DYP liderleri Erkan Mumcu ile Mehmet Ağar’ı “O zaman AKP’lisiniz” diye tahrik eden ve meclise sokturmayan Deniz Baykal’ın tavırları demokrasiyle falan alakalı değil, ayak oyunu ve entrikadır.
Askeri de arkasına alan CHP tüm ayak oyunlarına rağmen kaybetti aslında, CHP’nin kuyruğuna takılan ANAP ve DYP de kaybetti, cumhurbaşkanlığı seçimi mahkemelere düşen ve anayasa mahkemesinden çıkacak sonuca göre cumhurbaşkanını seçemeyecek pozisyona da düşme tehlikesi olan Türkiye de kaybetti.
Tayyip Erdoğan’ı aday olmaktan caydırmışlardı, belki Abdullah Gül’ü bir şekilde seçtirmeyecekler ama inanın kazanan yine AKP olacak.
CHP, ANAP ve DYP’nin o dillerine doladıkları “erken seçim” var ya, işte o erken seçimde yine aradıklarını bulamayacaklar...
Antidemokratik yolları deneyenler, üstü kapalı darbe çağrısı yapanlar AKP’yi daha da güçlendirdiklerinin farkında bile değiller, göreceksiniz kazanan yine AKP olacak.
******
KUZEYDE RUM MALI YOKMUŞ!
UBP milletvekili Ahmet Kaşif, “KKTC’de Rum malı yoktur” dedi.
Efendim, Rumların kuzeyde bıraktığı mallar kamulaştırılmış, bu nedenle artık Kuzey Kıbrıs’ta Rum malı kalmamış.
Yani bu kadar basit, kamulaştırılınca Rumun malı bizim oldu.
Uluslararası yasaları, mülkiyet hakkını yok sayarak, AİHM kararlarını, her iki tarafta malla ilgili kurulan komisyonları görmezden gelerek bu kadar düz mantıkla nasıl konuşur bir milletvekili gerçekten anlamak çok zor.
Yıllarca Rum malını peşkeş çeken UBP mantığının halen değişmediğinin bir göstergesi aslında bu sözler...
*******

|