|
İlk çocuğumun böbreğinde henüz doğmadan bir rahatsızlık tespit edilmişti.
Yaklaşık 15 gün erken olmak üzere, oğlumuz 6 Ocak 2003’te doğdu.
O dönem çocuk böbrek uzmanı yoktu Kuzey Kıbrıs’ta.
Sevgili gazeteci abimiz Sadettin Celalettinoğlu, Güney Kıbrıs’ta ünlü bir çocuk böbrek uzmanı olduğunu müjdeledi bize...
Oğlumuzun tedavisi için ya Türkiye’ye gidecektik ya da Güney Kıbrıs’a...
Yakın oluşu ve tedavi sonrası evimize döneceğimiz için tedaviyi Güney Kıbrıs’ta yaptırmaya karar verdik.
Ocak 2003’te kapılar açık değildi, kuzeydeki doktorumuz da güneye gitmemize muhalefet etmişti ama biz yine de Güney Kıbrıs’ta tedavi ettirdik oğlumuzu.
Şimdilerde Kuzey Kıbrıs’ta bir çocuk böbrek uzmanı var, o dönem de olsaydı Güney Kıbrıs’a gitmezdik tabii ki.
Bize; “Yeni doğan çocuğunuzu düşmanlarımızın doktorlarına mı emanet edeceksiniz?” gibi saçma sözler söyleyenler oldu ama biz böyle hayati bir durumda bu tip sözlere pek itibar etmedik.
İnsani bir konuda, Hipokrat yemini yapmış doktorların düşmanlık yapmayacağına inandık.
Söyleyeceğim sözler yanlış anlaşılacak belki ama gerçek bu ve söylemek zorundayım; ne yazık ki Güney Kıbrıs’taki hastanede kuzeyden daha fazla ilgi gördük, oradaki personelde bizdekilerin bıkkın, hayatından bezmiş hali yoktu, daha güler yüzlüydüler, daha profesyonelce hareket ediyorlardı.
(Anlattıklarım gerçeklerdir, kesinlikle bir Rum hastanesi propagandası değildir. Şimdi bizde durum nedir pek bilmiyorum, anlattıklarım 2003- 2004 yıllarında olanlardır.)
Kapılar kapalı olmasına rağmen ben işim icabı Güney Kıbrıs’a geçiyordum ama eşim o güne kadar bir Rumla karşılaşmamış, konuşmamıştı, o güne kadar bize düşman olarak tanıtılan, hatta çocukluğumuzda birer canavar, başka mahlukat olarak tanıdığımız bu insanlardan şimdi medet umuyorduk.
Gerçekten de farklı duygular içerisindeydik.
Yazının amacı iki tarafın sağlık sistemini karşılaştırmak değil aslında ama anlatacağım konuyla ilgili olduğu için bu girişi yapmak zorundaydım.
Oğlumuzun tedavisi yaklaşık iki yıl sürdü, iki yılın sonunda güneydeki doktor, kontrollerin artık Kuzey Kıbrıs’taki doktorumuz tarafından yapılmasını istedi, ancak zaman zaman da bizi kontrole çağırdığı oluyor.
Yaklaşık 1.5 yıldır güneydeki doktora gitmedik, geçenlerde çocuğu görmek istedi.
Bu sürede oğlumuzu güneye götürme imkânı bulamadım, o artık 4 yaşına yakın ve bazı şeyleri aklı kesiyor ve çok da soru soruyor.
Geçen gün güneye giderken Ledra Palace’dan geçtik, taksiyle hastaneye gittik.
Sınır noktalarında kontrole ilk kez tanık oldu, ilk kez aklı kestiği bir dönemde Ledra Palace’ı yürüyerek geçtik.
Türk tarafındaki ilk kontrolde gümrük görevlisine para vereceğimizi sanıp, “bozukluk verirse benim olsun” dedi.
Ona burasının bir kontrol noktası olduğunu, Güney Kıbrıs’a, Rum tarafına gideceğimizi söyledim.
“Yani başka bir ülkeye mi gidiyoruz?” diyerek beni şaşırttı.
Ne cevap verirsiniz şimdi?
Ben daha diğer sorunun cevabını bulamadan başka soru patlattı.
“Baba, hem sen Almanya’ya ve Londra’ya uçakla gitmiştin, biz neden yürüyerek gidiyoruz?”
“Hayır başka ülke değil, orası da Kıbrıs ama orada Rumlar yaşıyor” diyebildim.
“Rumlar kimdir?” dedi bu kez.
Kolay değildi bunları anlatmak.
Taksicinin Rumca konuşması da tuhafına gitti ama yalnızca meraklı bakışlarla yüzüme baktı.
Hastanede beklerken, kantinden aldığımız oyuncaklarla oynuyordu ki yanına Rum çocuklar yaklaştı, onlarla iletişim kurmaya çalışırken, dillerini anlamamak canını sıktı.
“Hiçbir şey anlamadım be baba bunların söylediğinden” dedi ama yine de dillerini anlamadığı bu çocuklarla bir şekilde iletişim kurmanın yolunu bulup, onlarla oynadı.
Henüz birileri ona Rumların düşmanımız olduğunu anlatmadı, onlarla ilgili bir bilgisi de yok önyargısı da...
Hastanede aşağıya yukarıya koşturup durdu, kantindeki kadına gidip bir şeyler sordu, arabalardaki bebekleri gidip sevdi, onlarla konuşmaya çalıştı.
Rumlarla dolu hastanede bağıra bağıra Türkçe şarkı söyledi, bakışlar ona yöneldi ama öfkeyle değil, sempatiyle...
İçine en ufak bir korku girmedi, Rumların arasında bu şekilde davranmak.
Bağıra bağıra ben Türkçe şarkı söylesem, herhalde bu kadar hoşgörülü olmazlardı ama çocuktu sonuçta bunu yapan...
Dilini bilmediği bu insanların, sonuçta kendisi gibi etten kemikten insanlar olduğunu ve bir şekilde işaretle bile olsa anlaşabileceğini kavradı.
Ne Rum çocukları karşılarındaki çocuğun düşman Türk çocuğu olduğunu biliyordu ne de bizim oğlan onları öyle görüyordu.
Çocuk olmak ne güzel, henüz düşmanı, düşmanlığı, nefreti bilmemek ne güzel...
Dün hastanede yakınlaşıp da oyun oynayan çocuklar yarın büyüyecek, tarihlerini anlatacak onlara birileri...
Birinin sevinci diğerinin üzüntüsü, birinin yası diğerinin bayram günü olacak.
Aynı toprak üzerinde iki ayrı tarihi okuyacaklar, hiç ortak sevinçleri, ortak bayramları olmayacak, ortak bir şeyler yaşamak isteseler de her iki taraftan hor görülecekler.
Sürekli onlara tarihleri hatırlatılacak, şehitliklerde yatanlar, dökülen kanlar hatırlatılacak, onlar “bunlar geçmişte kaldı” dese de.
“Tarihini bilmeyen geleceğini kuramaz” diyecekler sürekli olarak ve düşman komşular olarak kalmalarını isteyecekler.
Dönerken Ledra Palace’ı da anlattım ona ama bir günde bu kadar hikaye kafasını karıştırmıştı, artık aklında güneyden aldığı oyuncaklarla oynamak vardı ve benim ona anlatmaya çalıştıklarımdan usanmıştı.
“Baba, ben bu kadar çok şeyi hatırlayamayacağım ki anneme anlatayım” dedi.
Haklıydı çocuk, anlattıklarımı başka ülkeden bizleri hiç bilmeyen yetişkin bir yabancıya anlatsam bile şaşardı bu ülkenin haline, yok 3.5 yaşındaki çocuk şaşmayacak.
Çocuklarımıza tarihimizi anlatacağız elbette ama bize anlatılanlar gibi anlatmaya, ona nefret aşılamaya hiç niyetim yok.
Tarihiyle ilgili her şeyi bilecek elbet ama karşısındakilerin de insan olduğunu, düşmanlıkların sonsuza kadar sürmeyeceğini, güzel günlerin savaşlarla, kavgayla değil dostlukla, barışla gelebileceğini de öğrenecek.
Kim ne isterse söylesin, ben çocuğumu böyle yetiştireceğim.
**********
TÜRKİYE’DE ÇIKARILMAK İSTENEN YENİ “TERÖR YASASI”
Türkiye’de, Ankara Ulus’ta 6 kişinin yaşamına mal olan terör saldırısının ardından yeni bir “Terör Yasası” hazırlanıyor ki gazetelerde okuduğumda dehşete kapıldım.
AKP’liler tarafından meclis başkanlığına sunulan teklif, polise inanılmaz yetkiler veriyor.
Polise, “tehlikenin ve suçun önlenmesi” gerekçesi ile tüm işlemlerde parmak izi alınmasından, sendikaların basılmasına kadar insan hakları ve özgürlüklerini hiçe sayan yetkiler getiriliyor.
İşte yasa tasarısı bakın neler öngörülüyor:
- İnsanlar sokakta sorgulanacak, sorgulananların kimlikleri kaydedilecek. Her yerde parmak izi alınacak. Kimlikleri tespit edilemeyen tutuklanacak.
- Sürücü belgesi, pasaport vb. almak için başvuranlardan ve ülkeye giriş yapanlardan parmak izi alınacak.
- Kişi ölse bile parmak izleri 80 yıl saklanacak.
- Aramada hakim iznine by-pass gelecek. Polis istediği zaman arama yapacak. Polis, gecikmesi sakıncalı hallerde mülki idare amirinin yazılı emriyle üst, araç ve özel eşya araması yapabilecek.
- Sendika ve kitle örgütleri eylemler sırasında basılabilecek.
- İhtar yapmadan zor kullanılabilecek, silahla ateş edilebilecek. Polise direniş olursa, polis kullanacağı araç ve gereç ile kullanacağı zorun derecesini kendisi takdir ve tayin edecek.
Bunun gibi daha birçok dehşet verici önlem.
Terör gerçekten büyük dert ve önlenmesi için de birtakım tedbirler almak şart ama bu yapılmak istenen yasanın, Türkiye gibi demokrasinin özümsenmediği bir ülkede istismar edileceğine inanıyorum.
Yarın bu yasanın verdiği sınırsız yetkileri polis, terör amaçlı değil de sivil toplum örgütlerine, demokratik güçlere karşı kullanacak, sendikalara, sivil toplum örgütlerine göz açtırılmayacak.
İhtar yapmadan zor kullanacak, istediği an ateş edebilecek olan polis, Türkiye’yi Teksas’a çevirecek, istediğine ateş edecek, yarın masum insanlar bu işten mağdur olacak.
Türkiye’de bazı büyük gazeteler, sanki güzel bir uygulamaymış gibi “ABD’de 11 Eylül sonrası çıkarılan yasadakine benzer uygulamalar geliyor” diye ballandıra ballandıra yasayı anlatıyor.
Umarım yasa, meclisten geçmez, aksi takdirde Allah acısın Türk halkını, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak buna derler.
********
ÖZTÜRK İLE İLGİLİ DEDİKODULAR!
Bıktım artık Ekonomi ve Turizm Bakanı Enver Öztürk ile ilgili dedikodulardan.
Her gün sayısız benzer telefon.
“Duydun mu Enver Öztürk’ü görevden aldılar?”, “Duydun mu Öztürk istifa etmiş?”, “İstifa mektubunu yazmış ama cebindeymiş, süre istemiş”.
Sanki başka işimiz yok, sanki milletin başka işi yok.
Maalesef bu dedikodular yine kendi camiasından, kendi partililerinden çıkıyor.
Görevden alacaksanız alın ama iradeniz yoksa da kamuoyu oluşturmaya çalışıyorsunuz, yazıklar olsun size.
Suni gündemlerle uğraştırmayın bizi.
|