|
Mağusa’da trafik polisini bıçakla doğrayan alkollü sürücünün yaptığıyla, önceki hafta Güzelyurt’ta karakolun dağıtılması, polislerin darp edilmesi gerçekten de tasvip edilmeyecek, kabul edilemeyecek durumlardır.
Polisin bu şekilde çaresiz duruma düşmesi, polis örgütü için onur kırıcıdır.
Ancak, polisin vatandaşla ve basınla ilişkilerini de mercek altına alıp düzeltmesi şarttır.
Maalesef polise bazı kuralları öğretmek, bazı yasaları ezberletmekle bitmiyor iş, polisi psikolojik olarak eğitmek, insan ilişkileri açısından da hazırlamak şarttır.
Bunları neden söylüyorum?
Geçtiğimiz hafta, Kıbrıs Türk Polis Teşkilatı’nın 43’üncü yıldönümü kutlandı. Bu kutlamaların yapıldığı günlerde, Mağusa’da bir trafik polisinin bıçaklanması, Güzelyurt’ta taşkınlık çıkaranlarca bir karakolun dağıtılıp, polislerin darp edilmesi ne kadar üzücüyse, yine Güzelyurt’ta arbedeye karışanların bir yakınının yanlış anlama sonucu dahi olsa, suçsuz yere öldüresiye dövülmesi (ki suçlu olsa da bence bu şekilde dövülmemesi gerekirdi), öte yandan bir meslektaşımızın da aşağılık bir suçlu muamelesi görerek mecliste, hakarete uğrayarak dışarıya atılması o derece utanç vericidir.
Tabii ki yukarıda anlattığım iki olay; yani polisin adam dövmesi veya gazetecilere kötü davranması ne ilktir ne de son olacaktır ama çok taze olduğu için yukarıdaki iki örneği verdim.
Karakola düşen birçok kişiden dinledim, maalesef polisimiz içeriye düşene acımıyor, konuşturmanın en kestirme yolu dayak olarak görülüyor, suçlu, suçsuz kim isterse olsun bir şekilde dayağı yiyor.
Geçmişte darp edilmiş mahkemeye çıkarılan zanlılar ve sanıklarla ilgili yargıçların sert ifadeler kullandığını, söz konusu kişileri hastaneye gönderdiğini anımsıyorum.
Çok taze bir olay olduğu için söylüyorum, Güzelyurt’taki olayda suçu olmadığı halde darp edilerek, tanınmaz hale gelen Mehmet Tatlıcıoğlu’nun fotoğraflı haberini birkaç gazete yayınladı.
Tatlıcıoğlu’nun fotoğrafına bakın, adam tanınmaz hale gelmiş, çenesi kaymış, az kalsın gözünü kaybedecekti.
Fotoğrafta yalnızca yüzü görülüyor, bir de vücudunu görseniz, korkarsınız.
Polisin hücreye aldığı kişiyi dövmesi, bir çocuğu dövmekten farksızdır, çünkü o kişi de en az çocuk kadar savunmasız ve zavallıdır.
Lütfen olaya uzaktan bakmayın, herkes ve özellikle de o vuran polisler, o haldeki adamın kendi yakınınız, akrabanız olduğunu düşünün.
İnsan yakınını bu halde görmek ister mi?
Tabii ki istemez.
Öyleyse size yapılmasını istemediğiniz şeyi başkalarına yapmayın.
Bir gün bir polisin konuşmasına kulak misafiri olduğumda kulaklarıma inanamadım.
Polisin anlattığına göre, gece saat 23.00 sıralarıymış, acil bir çağrı gelmiş, yanılmıyorsam bir hırsızlık olayıymış, 15- 16 yaşlarında bir çocukmuş hırsızlığı yapan, yakalayıp içeri getirmişler.
Sen misin gecenin bir yarısı rahatlarını bozan, “eşek sudan gelene kadar dövdüm abi, vurmaktan elimde ağrıdı” diyordu polis.
Başkası anlatmadı, kendi kulaklarımla duydum.
Şimdi bunları söylerken, polisin çok zor şartlar altında görev yaptığını, her an göreve çağrılabildiğini, ek ödenek almadığını, polis sayısının yeterli olmadığını biliyorum, askere bağlı olmanın verdiği baskıyı anlayabiliyorum, çok yakın polis arkadaşlarım var, neler çektiklerinin farkındayım, bunu göz ardı edecek değilim ama yaşadıkları zorlukları vatandaştan ya da suçlulardan çıkarmaya hakları yok.
Sanki de yaşadıkları zorlukları; göz altına aldıkları, tutukladıkları insanlar yaratıyormuş gibi intikam psikolojisi içine giriyorlar.
Mesela, Mağusa’da o trafik polisinin bıçaklanması olayından sonra, bu kentimizde polis, işi daha da sıkı tutmuş, birçok kişiyi içeriye götürmüş, adeta işi intikam alma noktasına götürmüş.
Bir kişinin yaptığı yanlışı bir topluma mal edip, intikam psikolojisi içerisine girmek doğru değildir.
Birçok trafik polisi, durdurduğu araçlardaki sürücülere nezaketsiz davranıyor, polis kabuk değiştirmeye başladı, özellikle yeni polislerin insan ilişkileriyle ilgili eğitim görmesi gerektiğine inanıyorum.
Öte yandan, polisler biz gazetecileri maalesef düşman gibi görüyor, halbuki mesleklerimiz bir birine çok benziyor, aynen polislerinki gibi bizim mesleğimiz de stresli, çalışma saatleri fazla, riskli bir meslek, aslında aynı hedef uğruna çalışıyoruz ama bir türlü polislere düşmanları olmadığımızı anlatamıyoruz.
Bir yerde polisin başarılarını yansıtma, kamuoyuna aktarma görevini de üstlendiğimiz halde polisten yeterince yardım göremiyoruz, trafik kazasındaki yaralının ismini dahi söylemekten çekinen polisler topu sürekli basın subayına atıyor.
Tamam ama gecenin bir yarısı polis basın subayını bir isim için uyandırmaktansa ne olur o ismi, o plakayı tahkikatı yapan polis söylese?
Çok önemli, çetrefilli bir konu olur, anlarım, zaten onu memurdan istemeyiz, polis basın subayını ararız ama yani artık sıradan bir trafik kazasının bilgisini olsun, inisiyatif alıp versin memurlar...
Ya da bir olay var, uzaktan dahi olsa bir fotoğraf çekilmesine izin vermeyerek, “çekme, izin verdim mi çekesin, çekme dedim sana” gibi konuşmalar, fotoğraf alınmaması için kameranın önüne geçmeler...
Yani bunlar ne kazandırır ki bir polise?
Asık suratlı, agresif bir tablo çizmek daha mı iyidir?
Geçtiğimiz günlerde Milliyet gazetesi Kıbrıs muhabiri Sefa Karahasan’ın, Başbakan Soyer ile röportaj yapmak için beklerken, polis tarafından apar topar kapı dışarı edilmesi gerçekten üzücü bir olaydı.
Meclisten yapılan açıklamada Sefa’nın “darp edilmediği” belirtildi, tamam da bir gazeteciyi, boynunda kart olduğu halde, adi bir suçlu gibi kolundan tutup, çekiştirerek dışarıya atmanın darp edilmekten bir farkı yoktur, çünkü yapılan hareket onur kırıcıdır.
Memleketi yöneten başbakanla röportaj yapmayı bekleyen adamı, apar topar dışarı atmak, dövmek kadar aşağılayıcı, yaralayıcı bir tavırdır.
Biz gazeteciler zengin insanlar değiliz, tek zenginliğimiz toplum içerisinde yaptığımız ismimiz, prestijimizdir, onu da bir memur beş paralık ederse geriye ne kalır ki?
İnsanların psikolojisi illa ki dayak yiyerek bozulmaz, hakarete uğramak da insanı yaralar, ruh halini allak bullak eder, o yüzden bu konularda da polisin dikkatli olması gerekmektedir.
“Ben polisim, benimle doğru konuş”, “ben bilmem kaç yıldızlı subayım lafını bil de söyle” gibi sözlere hiç gerek yok, sonuçta insanız hepimiz, rütbeler, makamlar gelip geçicidir.
Siz yarın emekli olun, biz de gazeteyi bırakıp köşemize çekilelim, inanın ne sizi arayan olur ne de bizi.
Size de bize de bu kadar ilgi, biraz da kritik mesleklere sahip olmamızdandır, yoksa görüyorsunuz işte 12 Eylül’ün burnundan kıl aldırmaz, sert komutanı Kenan Evren Paşa ile şimdilerde dalga geçiliyor...
Yani bir birimizi kollayalım, bir birimizi düşman olarak görmeyelim, insanları, halkımızı kucaklayıcı olalım.
O dayak yiyen gencin fotoğrafını görenlerin polise bakış açısının ne olacağını düşünmüyor musunuz?
Bu şekilde halka kendinizi sevdiremezsiniz.
Polis- yurttaş, polis- gazeteci ilişkisinin düzeyi mutlaka sağlıklı bir noktaya oturtulmalıdır.
Polisin askere bağlı olması, üzerindeki baskıyı artırıyor, bu da polisleri agresif hale getiriyor, polis sivile bağlansa, özerk bir yapıya kavuşturulsa sanırım daha iyi olacak.
Ancak bu tartışmaların yoğun olarak yapıldığı geçen hafta bir okurumuz telefon ederek, polisin sivile bağlanmasına şöyle muhalefet etti: “Şu sivil otoritenin, devlet kurumlarının içinde bulunduğu laçkalık, devletin tepesindekilerin torpil hastalığı ve şimdilerde ise bir partinin ve bakanlarının rüşvetle anılması doğrusu beni korkutuyor. Bana kalırsa polis olduğu yerde kalsın...”
Ne kötü değil mi?
Yıllarca “polis sivile bağlansın” diyen insanlar, sivil otoritenin içinde bulunduğu laçkalıktan, karanlık tablodan korkar oldu ki onlara da hak vermemek elde değil.
Ancak, polis- gazeteci, polis- vatandaş ilişkilerini sağlıklı bir düzeye getirmek için polisin sivile bağlanmasını bekleyecek halimiz yok, biraz özveri, biraz istek, biraz eğitimle olabileceğine inanıyorum.
Polisin, gazete sayfalarına “eleştirilen” değil de “başaran- takdir edilen” olarak geçmesi isteniyorsa, biran önce bir çalışma başlatılmalıdır.
|