|
“ANKARA GÜNLERİ” VE BU ETKİNLİĞE
Şimdilerde belediyelerimizde yeni moda, Türkiye’nin büyük şehir belediyeleri ile dostluk kurmak ve onların geniş olanaklarından yararlanmak...
Hükümet zaten yeterince Türkiye’den yardım almıyormuş gibi, şimdi de belediyeler girdi sıraya...
İki kuruşluk katkı alacaklar diye girmedikleri kılık kalmıyor.
Girne’de park açılacak Türkiye’deki bir belediyenin ismi, Lefkoşa’da park açılacak Ankara’daki bir belediyenin ismi...
Tüm belediyeler tam bir yarış içinde, Türkiye’deki bir belediye ile ilişki kurmak için...
Olsun, tabii ki ilişki kurulsun, kardeş belediye de olunsun ama ilişkiler böyle vıcık vıcık olmasın, dik durulsun, minnet eder pozisyonuna düşülmesin, ezilip büzülmesin belediyelerimiz o dev belediyeler karşısında...
İşte Lefkoşa’daki durum.
Alın işte, yılların “Çağlayan Parkı”nın ismi “Ankara Çağlayan Parkı” oldu.
Neden?
Neden olacak, Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne şirin gözükmek, yağ çekmek için...
Ufak hesaplar için kendi değerlerini hiçe sayacaksın, Lefkoşa’yla özdeşleşmiş, tarihine mal olmuş bir parkın ismini değiştireceksin.
“Çağlayan Parkı”, “Çağlayan Parkı”dır arkadaş, nereden çıktı şimdi isminin önüne Ankara getirmek?
Bir parkı restore etmek, yeni bir çehre kazandırmak için illa ki Türkiye’den katkı almak ve oranın ismini de Türkiye’den bir isimle taçlandırmak mı lazım?
Üzerinde şükran tabelası bulunmayan binamız, kurumumuz kalmadı yahu...
Oraya gidiyorsun “burasını Türkiye Cumhuriyeti inşa etti”, diğer taraf gidiyorsun “Burası Türkiye Cumhuriyeti’nin katkıları ile yaptırıldı”, diğer tarafa gidiyorsun “UNDP katkısıyla oldu”, “yok bilmem AB’nin hangi fonu ile yapıldı”, memlekete bak yahu.
Ama çok masraf isteyen bir şey olsun ama üç kuruşa yapılacak bir şey olsun, hiç fark etmiyor, parayı verenin düdüğü öttürülüyor mutlaka...
Ülke değil sanki dilenci cumhuriyeti...
Ve kimseyi rahatsız etmiyor bu.
Ne sağcısını, ne solcusunu...
“Türkiye’den al, bana ver” zihniyeti taşıyanların rahatsız olmasını beklemek saflık olur zaten.
Hükümetin birçok hatalı icraatı içinde belki de en doğrusuydu “Türkiye’den para istememek kararı” ama hiçbir kesimden destek bulmadı, kimse “kemerimizi sıkalım ama minnet etmeyelim” demedi.
Belki de Başbakan Soyer, inandıramadı kitleleri buna ama en azından üzerinde tartışmaya bile gerek duymadı kimse.
Mangalda kül bırakamayan malum çevreler bile bu “minnet politikasına”, “şükran politikasına” ses çıkarmıyor...
Alın işte, adam Kıbrıslı bir parkı bir çırpıda Ankaralı yapmaktan çekinmiyor...
Bu konuda espri yapan vatandaşlar var; “zaten o parka giden Kıbrıslı Türk kalmadı, o yüzden isminin değişmesi isabetliydi” gibisinden ama durum aslında espri yapılamayacak kadar ciddi.
Şimdi bu yazdıklarımı “ırkçılık” diye değerlendirecek, “Türkiye düşmanlığı” diye algılayacak olanlar var ama durum öyle değil, ne ırkçılıktır yaptığım ne de Türkiye düşmanlığı...
Türkiye’yi sevmek, kendine yakın görmek başka bir şeydir ve en doğal haktır, normaldir ama ülkeyi hızlı bir şekilde Türkiyeleştirmek başka bir şeydir, işte o normal değildir.
Her ne kadar da bu toplumu bilerek ve isteyerek yıllar önce Türkiye’ye bağımlı yapmışsa da birileri ve bu sürüp gitmişse de, unutulmamalıdır ki burasının da bir kültürü vardır, değerleri vardır...
İnsan, kültürüne, değerlerine sahip olduğu sürece mutludur, bunlara sahip çıktığı sürece varlığını sürdürür ama Kıbrıslı Türk kültürü göz göre göre yok ediliyor.
Tam da bu adacıkta çözüm bulmak için liderler masaya oturmuşken, “Ankara Günleri” düzenleniyor, gelen ekipte 200 milletvekiliyle tam bir çıkarma yapılıyor ve meşhur bir parkımızın ismine de “Ankara” ismi veriliyor.
Ne tesadüf değil mi?
Adeta masadaki liderlere, “siz ne kadar uğraşsanız da Kuzey Kıbrıs Ankaralaşacak” der gibi.
İstemiyorum ben parkımın adının “Ankara” olmasını, ama AB’den alınan yardımlarla başka bir parka “Brüksel” adının verilmesini de Amerika’dan alınan yardımlarla “Washington” denmesini de istemiyorum.
Bu tepkimin arkasında ne ırkçılık ne düşmanlık vardır, bu tepkimin arkasında, o anlamsız minnet edebiyatının yarattığı rahatsızlık ve kültürümüzün yok ediliş sürecinin bir parçası olarak algılayışım vardır.
Ve acı olan nedir biliyor musunuz, görüşme masasında çok olumlu bir izlenim yaratan Cumhurbaşkanı Talat’ın diğer taraftan “Ankara Günleri’ne Rumlar da davetlidir” demesi ile Başbakan Soyer’in “Ankara Günleri’ni izolasyonların kaldırılmasında sembol olarak görmesi.
Sayın Talat, en hassas dönemde, Rumların en hassas olduğu noktayla ilgili nasıl söylersiniz bunu Allah aşkına, etkinliğin isminin bile onları ürküteceğini çocuklar bile bilirken siz mi bilmiyorsunuz?
Ne yani Rumların gelip de Çağlayan’a “Ankara” tabelası takılmasını alkışlamasını mı bekliyorsunuz, yoksa Ebru Gündeş’i dinleyip de göbek atmasını mı?
Hiç olmazsa bu konuda konuşmayın.
Başbakana da şaşmamak elde değil, zaten burayı Türkiye’den başka tanıyan mı var, Ankara’dan gelecek ekiplerin izolasyonun kalkmasına nasıl bir sembol olacağına anlam verebilmiş değilim.
Lefkoşa’dan yükselen ses diyor Soyer, hangi ses Ebru Gündeş’in mi yoksa Ferhat Göçer’in sesi mi?
Etkinliklere karşı değiliz, yapılacak tabii, sanatçılar da gelecek, sergiler de açılacak ama bunlara lütfen “amaçlı misyonlar” yüklemeyin, lütfen bunları kültürümüzü yok edecek etkinliklere, eylemlere dönüştürmeyin...
****************
İŞYERLERİNİN ÇALIŞMA SAATLERİYLE
İLGİLİ DÜZENLEME
Yaz boz tahtasına dönen ve hükümetin mağlubiyetiyle sonuçlanan “işyerlerinin çalışma saatleriyle ilgili düzenleme” meselesine değinmek istiyorum.
Hayır, kim haklıydı, kim haksızdı, marketler pazar günleri kapanmalı mıydı, kapanmamalı mıydı tartışmalarına girecek değilim.
Zaten hiçbir değeri kalmadı bu tartışmaların.
Ortada bir gerçek var; bu konu, hükümetin hanesine yazılmış bir fiyaskodur.
Hükümet bu konuda “yanlış yaptığına” inanıp da mı geri adım attı?
Hayır, hükümet bu konuda baskılara boyun eğdi, hükümet bu konuda tükürdüğünü yaladı, hükümet bu konuda iktidarsızlığını ortaya koydu, “hükümet sermayeye kafa tutamaz” diyenleri haklı çıkardı.
Bir işi yaparken ya bir nabız yoklar, kaldıramayacağınız yükü sırtınıza almazsınız, ya da doğru olduğuna inandığınız bir işi sonuna kadar sürdürür, tepkilere, ceremesine de katlanırsınız.
Hükümet ne birini yaptı ne diğerini ve ortaya koskocaman bir “fiyasko” çıktı.
Ne laflar söylendi, ne restler çekildi, gazetelerde ilan savaşları yapıldı, bu uygulama bir hayli de “market dernekleri” doğurdu.
Hani pazar günleri ezilen emekçi rahat edecekti, hani bu işler işçi hakkı içindi?
Ne olacak ya şimdi işçinin durumu?
İnsanın aklına şu soru geliyor; yaptığı düzenlemeyi iki hafta bile sürdüremeyen, bu iş çevrelerine kafa tutamayan hükümet, işte bu kesimde çalışan işçinin hakkını koruyabilecek midir?
Kafa tutamadığı bu kesimden arzulanan oranda vergi alabilecek midir?
Şüpheliyim, hiç sanmıyorum.
“Karpaz’a elektrik götürülmesi olayının” doğru ya da yanlışlığını da sizinle tartışmam ama çok daha geniş bir kitlenin karşı çıktığı “elektrik götürme işini” başarıyla yürütüp, orada iktidarını kanıtlayan hükümetin, çok daha dar ama maddi olarak daha güçlü bir kesim karşısındaki çaresizliği düşündürücü değil midir?
Eğer çıkıp da “yanlış adım attık, aslında bu uygulama hataydı, hatamızı anladık, uygulamayı geri çektik” derseniz tüm bu eleştirilerimi geri çekerim, en azından “öyle düşlündüler, eğer yanlış diye gördülerse özür dilemek de bir erdemdir” der sesimi keserim.
Ancak, süt dökmüş kedi gibi, garipleri oynar gibi köşenize çekilip de karşınızdakilerin zaferini kutlamasını seyretmeniz çok üzücü.
Üzücüden öte tam bir hayal kırıklığı…
**************
BİR TARAFTA TAYİPÇİLER, DİĞER
TARAFTA İLHANCILAR
Türkiye’de olan bitene anlam vermek imkansız.
Bir tarafta kapatılmaya çalışılan bir parti, diğer tarafta 83 yaşında gözaltına alınan bir gazeteci.
Darbelerden canı yanmış bir ülkede iktidardaki hükümeti indirmek için bu kez de yargı yoluyla darbeye hazırlanılıyor ki bu Türkiye’nin yararına olmayacak.
Diğer tarafta ise Ergenekon çetesi göz altılarında 83 yaşındaki, polis tarafından korunan, kaçması imkansız İlhan Selçuk gözaltına alınıyor ve neredeyse bir çete insanların destek vereceği mazlum pozisyonuna düşüyor.
Sendikaları kapatan, başka partiler kapanırken kılını kıpırdatmayan, özellikle işçi kesime karşı tahammülsüz olan, sanki kafasının ardında farklı, İslami bir Türkiye arzuluyormuş gibi davranan Erdoğan’ı beğendiğimi söyleyemem.
Geçmiş zamanın hızlı solcusu iken bugün MHP’yi de sollayan bir politika güden, kışkırtıcı yazılar yazan İlhan Selçuk’u sevdiğimi de söyleyemem ama ikisine de yapılanı doğru bulmuyorum.
Belli ki bir hesaplaşma başladı, bir misillemedir bu Ergenkon çetesine yapılan...
AKP’nin de kendine çekidüzen vermesi gerekiyor, Türkiye’ye zarar veren çetelerin de kökü kazınmalı ama bu işler öyle apar topar, paldır küldür yapılıyor ki işin içinden tam çıkılmaz olunuyor.
İşte sokağa döküldü bir tarafta Tayyipçiler, diğer tarafta İlhancılar slogan atıyor...
Hadi bakalım, iş mi şimdi bu?
Ve ne acı ki bu karışıklıktan biz de Kıbrıs’ta zarar göreceğiz kaçınılmaz olarak.
*************
SÜRAT ALIŞKANLIĞIMIZ
Tamam yollarımız bozuk, kavşaklar, çemberler uygunsuz, anayollara çok tehlikeli tali yollarımız var, yeterli park yerimiz yok, araç sayısı her geçen gün artıyor, yollar yetersiz kalıyor, kabul ediyorum ama tüm bunlar şehir içinde 200 kilometre hız yapmamızı haklı çıkarmaz.
Sürat yapıyoruz, hem de bu kötü yollarda çok fazla sürat yapıyoruz, ölüme koşuyoruz, ölüme koşarken başkalarını da öldürüyoruz.
Hiçbir mazeret uçak gibi araba kullanmamızı haklı gösteremez, kendimize çekidüzen vermeliyiz...
|