|
Evvela şunda anlaşmalıyız. Eğer, Kıbrıslı Türklerin bugüne kadar ki mücadelesinin amacı, hatta çözümden beklentimiz, "Kuzey Kıbrıs'ta Kıbrıslı Türk işadamlarının (ekonomisinin), kimliğinin, siyasetinin, demografik yapısının, kültürünün ve sosyal ilişkilerinin baskın ve egemen olduğu bir hayat" ise; o vakit çözümsüzlük şartlarında da mümkün olduğunca, her alanda bu hedefe yönelik politikalar oluşturmalıyız. Yok, böyle bir ortak ülkümüz yok diyorsanız, o vakit aşağıda diyeceklerimi ve önereceklerimi çöpe atın, çünkü lüzumu yoktur.
Bakın, çözümsüzlük ve izolasyon şartlarında uyguladığımız standartları zayıf, rasyonel korumacılığı dikkate almayan liberal ve global ekonomi politikaları, içerde bazı sektörlerde (hayatın bir çok alanında) sapmaların ortaya çıkmasına neden oluyor.
Dolayısıyla, bizim hayatın her alanında "yasakçı" değil ama akılcı bir şekilde "objektif düzenleyici standartlar" kullanarak, varlığımızı korumak için "rasyonel korumacılık" politikası uygulamamız mantıklıdır, çıkarımızadır.
Mesel a,bana göre ekonomi-politiği açısından hayati öneme sahip bankacılık sektöründe, yasakçı değil ama objektif düzenleyici standartlar kullanarak "rasyonel korumacılık" politikalarına ihtiyacımız var. Çünkü, mevcut düzenlemeler ve serbest piyasa şartları-bugüne kadarki tecrübelerin de teyit ettiği gibi-bize sıkıntı yarattı, sapmalar ortaya çıkardı.
Bildiğiniz gibi, sektördeki birçok TC şube bankası topladığı yerel kaynağı ülke dışına çıkarıyor ve yerel piyasamızda finansman açısından sıkıntı yaşıyor. Piyasayı sadece yerli bankalar fonluyor ama finansman ihtiyacına göre onlar da yetersiz kalıyor.
Halen, yerliler topladıklarının % 65'ini içerde krediye dönüştürürken, şube bankaları topladıklarının % 8,5'ini krediye dönüştürmüş durumda. Şube bankalarının elinde 1,2 milyar USD para var ama içerde kullanmıyorlar. Kullanmaya da niyetleri yok gibi (tabii hepsi değil). Madem niyetleri yok, o vakit bizimde dürtüler, motivasyonlar yaratma hakkımız var.
Bazı şube bankaları yerli işadamına ve piyasaya bilhassa "yatırım ve işletme kredisi" kullandırma konusunda çok isteksiz davranıyor. Daha çok tüketici kredilerine (taşıt, menkul... vs) yükleniyorlar. Hele " eşdeğer ve tahsis" mallar karşılığında uzun vadeli konut kredisi ve yatırım-işletme kredisi kullandırmada hiç yoklar. Ki, bir ülkenin esas kredi piyasası burasıdır.
Bakın, bizim özel koşullarımız var ve özel koşulların olduğu yerde de, piyasa aklına uygun farklı düzenlemeler uygulamak doğaldır. Bilin ki, eğer, yerel bankalarımız olmasaydı 2003-2007 döneminde yerli işadamı kredi bulamazdı (yabancı sermaye girişini unutmadık) ve haliyle ne bu yerli sermaye birikimi, ne de bu büyüme ortaya çıkardı.
Diyeceğim ve teklifim odur ki, mevcut çözümsüzlük ve izolasyon şartlarında, mutlaka bankacılık sektöründe, yasakçı olmayan objektif standartlarla "rasyonel korumacı" politikalar geliştirmemiz gerekir. Aksi halde, her yeni giriş ve mevcutlar, bizi bu açıdan gittikçe daha sıkıntılı bir noktaya taşıyacaktır.
Elbette, kaliteli bankalara kapımız açıktır ve onların sektöre getireceği rekabet, kaynak ve aşı lehimizedir ama her ülkenin bankacılık sektörünü koruduğu gibi bizim de mevcut şartlarda korumamız daha bir kaçınılmazdır.
O yüzden, bu rasyonel korumacılığı, bilhassa yeni girişlerde ama mümkün olduğunca aşamalı olarak faaliyette olanlara da uygulamanın yöntemlerini, politikalarını oluşturmalıyız.
Çünkü, sektöre girişlerde ve mevcutlarda, her ülkenin yaptığı gibi rasyonel korumacılık dozajını iyi ayarlayamazsak, bir süre sonra bu şartlar altında işadamına, piyasaya kredi verecek banka bulamayacağız.
AB içinde Polonya ve Macaristan'da bu örnekler çok yaşandı. Bankacılık sektörü, bilhassa Alman ve diğer ülke bankalarının eline geçince yerli sermaye sıkıntıya düştü. Şimdilerde bizde de çok kayda değer olmamakla birlikte, bazı şube bankaları yerli işadamına kredi kullandırmazken, burada yatırım yapan TC'li işadamına, Türkiye'deki ilişkileri vesilesiyle kredi kullandırıyor. Sakın bana kredibiliteden bahsetmeyin, çünkü hakaret sayarım!
Eğer, bizim işadamlarımız ve yerli sermayemiz, global mali piyasalarda alternatif finansman kaynaklarına ulaşabilseydiler, o vakit çok fazla sorun olmazdı ama şimdi sorun var. Bilesiniz ki, "yerli sermayenin tutunamadığı bir topraklarda kimse tutunamaz" .
KALKINMA BANKASI TAHVİLİ ALIM STANDARTLARINI DEĞİŞTİRELİM
Hale hazırda, bütün bankalar topladıkları mevduatların % 2 oranında Kalkınma Bankası tahvili almak zorundadır. Bu, bütün bankalar açısından kaynak maliyeti yaratan gönülsüz bir uygulamadır. Yerli-yabancı, içerde çok kredi veren-az veren fark etmeksizin herkes ayni prosedüre göre tahvil almak zorundadır. Önerim şu;
Kalkınma Bankası tahvillerinin bankalar tarafından satın alınması standardını değiştirelim. Bundan sonra "herhangi bir banka, iç piyasada topladığı mevduat karşılığında kullandırdığı kredi oranına göre nisbi ve kademeli tahvil alsın."
Böyle olursa, hem yerli bankalarımıza avantaj sağlamış olacağız (çünkü, kredi yükü onlarda ve rasyonel korumacılık yapıyoruz) hem de içerde kredi verme niyeti olmayan bankanın mevduat toplama iştahını azaltmış olacağız". Burada bypass etkisi, disponibilite değişikliği ile aynıdır. Orada da görev Merkez'e düşüyor..
Elbette, içerde topladığına göre, hatta daha fazlasını kredi olarak kullandıran TC şube bankaları da var. Uygulama objektif olacağı için herkes faydalanacak. Ne kadar ekmek, o kadar köfte misali. Bir de elini taşın altına koyanı, iş yapanla yapmayanı ayırmış, korumuş oluruz.
Tabii, bu uygulamadan kendi koyduğu ve getirdiği sermayeyi hariç tutmak lazım. Mevduat toplayıp içerde kredi vermek istemeyen, o vakit kaynağının bir kısmı ile Kalkınma Bankasına uzun vadeli finansman sağlamış olacak.
Neticede, topladığı mevduata göre az kredi veren çok tahvil alacak, çok veren ise az tahvil alacak. Mutlak değil, nisbi değer üzerinde kademeli bir standart geliştirilebilir. Elbette, batık kredi, şüpheli alacaklar konusu da bu düzenleme içinde dikkate alınarak akılcı bir standardizasyon yapılabilir.
YENİ GİRİŞLERE "DİNAMİK FAALİYET İZNİ" STANDARTI KOYALIM
Yasakçı olmayan, ihtiyacımıza ve özel koşullarımıza göre objektif rasyonel korumacılığı ayni şekilde hem bundan sonra yeni girişlerde, hem de mümkün olduğunca aşamalı mevcutlara da uygulamalıyız.
Herhangi bir sektöre yerli ve yabancı girişleri "yasaklamak" ekonomik açıdan rasyonel değildir. Fakat, ülke ihtiyacına göre sektörlere giriş standartlarını düzenleyerek rasyonel korumacılık yapılabilir.
Bu maksatla, bankacılık sektörüne bundan sonraki yabancı yeni girişlerde veya yabancı ortaklılarda verilecek "faaliyet izinlerinin", dinamik koşullara bağlanması gerekir. Bana göre, örneğin "yerel piyasadan topladıkları mevduatların % 40'ndan daha azını yerel piyasada krediye dönüştürmeyen bankaların (özel koşullar hariç), bankacılık faaliyet izinlerinin yasal olarak gözden geçirilebileceği ve askıya alınabileceği ile ilgili bir düzenleme yapılabilir."
Bu düzenleme önceden bilindiği için giren içinde, niyet kredi vermek olduktan sonra sorun olmaz. Bilahare, belli bir takvim içinde mevcutlara da bu düzenlemeyi uygulamalıyız. Bu düzenleme hem bugün hem de gelecekte sektörün yabancı bankalar tarafından ele geçirilmesini ve ülke kaynaklarının yurt dışına transferini kısmen engelleyebilir. Mutlaka, yeni girişlere, hatta yabancı ortaklıklara da ciddi standartlar getirmeliyiz.
|