|
Önce TC Meclis Başkanı, -TC dışişleri bürokrasisinde kurgulanan- yeni Kıbrıs politikası ile ilgili kulağımıza su kaçırdı, akabinde Cumhurbaşkanı GÜL yeni Kıbrıs politikası ile ilgili TC'nin jargonunu ve niyetini netleştirdi..
TC'nin yüksek tepelerinde kurgulanan yeni senaryo, artık Annan Planında federasyona dayalı iki devletçiğe değil, daha çok iki ayrı bağımsız devleti çağrıştıran ve konfedaral tarza yakın bir açılıma dayanıyor. Biraz Kosova'dan ve birazda kadife ayrılık yapan Çekoslovakya'dan esinlenmiş, ortaya karışık yeni bir açılım.
Bu yeni açılımı, bir gün Kıbrıs sorununda başlayacak yeni bir görüşme sürecinde, pazarlık için " marj yükseltme" manevrası olarak, yani pazarlıkta başlangıç noktasını Annan Planından yukarı çekme adına taktiksel bir adım olarak algılıyorsanız, o vakit topyekun bir "akıl tutulması" içindeyiz demektir.
Bizim açımızdan, bu yeni açılımla Annan Planı ve referandumdan beri bugüne kadar elde etmeye çalıştığımız, "uluslararası meşruiyet temeli olan kazanımlarımızı" kaybetme riskimiz var. Çünkü, tutarlılığımızı, samimiyetimizi ve meşruiyetimizi sıkıntıya sokan niyetimizi farklılaştıran bir açılım.
Ha, diyeceksiniz Papadopulos çok mu samimi veya niyeti iyi? 16 Nisan 2003 AB üyeliğinden sonra bu lüksümüzün olmadığını düşünüyorum. Artık, süreci yeni bir modele dönüştürme veya bu konuda karar verme şansımız azaldı. Ancak, Papadopulos'un maksimalist hedefleri ve hataları sayesinde "bilinç altı çözüm modellerine" ulaşabiliriz.
Neticede, çok net olarak Gül'ün açıklamaları ile Rumları çözüme motive edeceğini,zorlayacağını düşündüğümüz "izolasyonların kaldırılmasına dayalı politika" ölmüştür. Zaten, bizatihi izolasyonlar da bu gibi sapmalar için kaldırılmıyordu.
Uluslararası toplum, izolasyonların kaldırılması ile Birleşik Kıbrıs hedefinden (onayladığımız Annan Planından) sapacağımızı, ayrılıkçı tavır sergileyeceğimizden dolayı hep bize şüphe ile bakıyor, çünkü geçmişte Kıbrıs politikasıyla ilgili sabıkalarımız var. Elbette, Rumlar da bu kuşkuyu körüklüyorlar.
TC, yeni açılımı Kıbrıs gerçeklerine (yerel) dayandırıyor. Doğru ama bir de global ve uluslararası gerçekler var, ki bunların politikalarda önceliği ve referansı daha baskın. Yerel gerçeklere göre dünyayı yeniden dizayn etmeye kalksalar kaos olur.
Tarihte, Kıbrıs'ta salt yerel gerçeklere göre, makul olanı değil de, maksimalist politikaları benimseyenler hep kaybetmiştir. Bu iki taraf içinde geçerlidir.
İki devletli açılımla ilgili toplumdaki kanaat önderlerinin ve sıradan vatandaşın tepkilerini ölçmeye çalışırken, "Papadopulos'un ve Rumların çözüm motivasyonunu kaybeden tutumlarının, bizi yeniden duygusal ve rasyonel olmayan reaksiyonlarla uluslararası meşruiyeti olmayan politikalara sürüklediğini farkettim".
"Napalım onlar da zaten bizi istemiyor" kolaycılığında ve kızgınlığında yanlış yöne sapmak üzereyiz. Bu çok yanlış ve bize pahalıya mal olacak. Zaten,karşı tarafın istediği de bu!..
Geldiğimiz aşamada,- 5 Eylül sürecinden öncede görüldüğü üzere-AKP ile CTP arasında karşılıklı çıkarlar takiyesine dayalı birliktelik bozulabilir.
Hatta, AKP, yeni açılımda TC'nin AB üyelik tarihine veya akıbetine birebir endeksleyip, zamana oynayacağı Kıbrıs politikasında, erken ve federal çözümü savunan CTP yerine, bunlara sıcak bakmayan UBP-DP'yi kullanabilir. Bilemediniz, yeni dönemde CTP'nin yanına DP'yi de monteleyebilir.
Anlayabildiğim kadarıyla, TC, bize-Papadopulos gerçeğini de kullanarak- buzdolabı siyasetinin yeni bir versiyonunu öneriyor. Bu yüzden, TC'nin yeni dönemde Papadopulos'un devam etmesinden yana niyeti olduğunu düşünüyorum. Nasıl Rumlar Denktaş'ın kalmasını istediyse, TC'de Papadopulos'un kalmasından yana.
Artık, bilmemiz ve anlamamız gerekir ki, TC'nin, AB üyelik sürecinde üzerinde taşıdığı uzlaşmaz Kıbrıs baskısını atlattıktan (köprüyü geçtikten) sonra, her ne kadar 8 başlıkla ilgili sorunu olsa da (ki liman sorununu yakında siyasallaştırmaktan kurtarıp, hukukileştirerek ve bu kıskaçtan çıkacaklar), Kıbrıs'ta erken vakitte illa da bir çözüme ihtiyacı yoktur.
Türkiye, çok net olarak ekonomi-politiği kapasitesi, bölgesel potansiyel ağırlığı ve AB-ABD karşılıklı bağımlılığı bağlamında Kıbrıs sorununu taşıyabilir. Zaten, esas sorun da buradadır. Çünkü, bu taşınabilirlik, Kıbrıs'ta varılacak bir çözümle ilgili "zaman " bakımından bizim yerel çıkarlarımızla ters düşecektir.
Daha açık olayım. Türkiye, daha uzun vadeye yayılacak bir çözüm sürecini göğüsleyebilir ama biz bunu taşıyamayız, muhtemelen uzun vadeye yayılacak bir çözümde burası küçük bir Antalya veya Adana olacak.
Üstelik, buna da uyuşarak bireysel bazda "zenginleşerek, refah artışı " ile ulaşacağız. Toplumsal reflekslerimizi kaybedeceğiz. Bendeniz bu sürece " zengileşerek yok olma süreci" diyorum.
Son tahlilde, izolasyonların kaldırılması politikasını, iki devletli çıkışla geri dönülmez bir şekilde öldürdük, artık bu politika mefta olmuştur. İki devletli çözüm diyerek, referandumda kazandığımız meşruiyeti ve primi de kaybedebiliriz. En azından, bu saatten sonra,referandumdan bugüne savunduğumuz gibi uluslararası toplum ve muhataplarımız nezdinde, izolasyonların kaldırılmasıyla ilgili inandırıcılığımız kalmaz.
Şimdi, kendi göbeğimizi kendi ipimizle kesme zamanıdır ve vakit de hızla aleyhimize çalışmaktadır. O yüzden, 16 Nisan 2007'de "Elimizde Bulunsun" başlıklı makalede bahsettiğim, taraflara çözüm motivasyonu yaratacak alternatif tamamlayıcı politika olan "Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki toplumsal haklarımıza dönük hukuk mücadelesine, yani Ali Erel'in 78'ler hareketine" var gücümüzle asılmalıyız.
Çünkü, elimizde bundan sonra ancak bu hukuk mücadelesiyle yaratılacak dinamikler ve anaomalilerle sonuç almaktan başka bir "çözüm katalizörü" kalmadı.
Tabii, ortak hedefi, mücadelesi, hatta çözümden beklentisi "Kuzey Kıbrıs'ta Kıbrıslı Türk işadamlarının (ekonomisinin), kimliğinin, siyasetinin, demografik yapısının, kültürünün ve sosyal ilişkilerinin baskın ve egemen olduğu bir hayat" olanlar için.
Yoksa, hedefi ve beklentisi bizim gibi olmayanlar için önümüzdeki dönem " fıstık" gibi.
|