|
Geçenlerde ajanslara düşen bir haber ilgimi çekti.
Amerika'da bir çiftçi Tanrı'yı mahkemeye vermiş.
100 milyon dolar tazminat istiyor.
Son sekiz yıl içinde, başına 3 kez yıldırım düşen adam, buna bir anlam verememiş ve bütün dini gerekliliklerini yerine getirmesine rağmen, yaşamak zorunda kaldıkları karşısında isyan edip, dava açmış.
Davanın kabul edilip edilmeyeceği merak ediliyor.
Tabii, haberi okuduğunuzda ister istemez bir gülümseme beliriyor yüzünüzde.
Ne de olsa, alışıldık bir durum değil.
Ama bu haber, nedense bana kendi halimizi anlatıyor.
Yani, çiftçi, karşılaştığı muameleden rahatsız ve hakkını aramaya çalışıyor.
Başına yıldırım düştüğü için.
Peki biz, tüm gerçekleri ile bu ülkede, bu şartlarda yaşamak zorunda bırakıldığımız için hangi Tanrı'ya dava açmalıyız?
Hergün sayfalar dolusu haber sıralanıyor önümüze.
Kaçını öfke duymadan dinleyip, izleyebilme şansına sahip oluyoruz?
Normalleştirdiğimiz mafya düzenini mi, hergün ardı arkasına patlayan bombaları mı?
Faili hep meçhul kalan cinayetleri mi?
Yoksa değişecek diye beklediğimiz hiçbir şeyin, aslında değişmeyeceğini, sessiz sedasız kabullenişimizi mi?
Bugünlerde, partilerin, meclisin yeni dönemi başlamadan, bir uzlaşı yakalama şansları yeniden gündemde.
Aylardır muhalefetsiz tek parti iktidarı ile devam eden meclis karşısında, aslında kimsenin edebi tepki dışında şekillendirdiği samimi bir tepkisi yoktu.
Gerçek sonucu mutlaka bilimsel araştırmalar verecek ama, hiçkimsenin, rüyasında "seçim olsa, şu partiye oy versem" hayalleri gezmiyordur.
Bir seçim nasıl bir heyecan yaratır, 12 Eylül kokusu sinmiş, anayasa değişse, ya da değişikliğinin önü açılsa, kimin kalbi hızlanır çok hayal edemiyorum, bugünlerde.
Siyasi partiler, sürekli eleştiri yarışında.
CTP, ÖRP'nin kurulmasına, bu şekilde hükümete gelmesine tepki koyan ve bu senaryoda yer aldığını iddia ettikleri AKP adresine rağmen, Cumhurbaşkanı Gül'ün meclisteki olağanüstü birleşimine girmesini eleştiriyor, muhalefet partilerinin.
"Çelişkilidir ve artık boykot anlamını yitirmiştir" diyor.
Muhalefet partileri, konuyu birbirinden tamamen ayırmış.
Gül Cumhurbaşkanı, AKP ile hiçbir ilişkisi katiyen yok!
AKP de zaten Kıbrıs'ın yolunu bilmiyor!
Konu o kadar net siyasette!
Ve adını demokrasi ile eşanlamlı kılma çabası veren bir parti, ağır rüşvet iddiaları dahil her türlü olumsuzluğa sünger çekip, kendini kanıtlayamamış bir partinin, basın danışmanlığını gönüllü yürütebiliyor.
Ve uyumlu devam eden koalisyon hükümetinin küçük ortağı, 1 Eylül dünya barış gününde, Rumlar tarafından katledilen Türklerin, en iyi bu günlerin anlamını bileceğinden bahsediliyor.
Bu kadar uyumlu koalisyon!
Ardından da ortak Müslüman Kıbrıslı Türk kimliği yaratma çabaları türeyebiliyor biryerlerden.
Ağırlığı nedir, ne anlam ifade edebilir yorumları bir tarafa, telafuzu bile, üzerine onyıllar boyu savaş verilmiş her değerin sorgulanmasını beraberinde getirebilecek birşey.
Bunun ötesinde, henüz rüştünü ispatlayamamış bir oluşumu kendinden çok sahiplenip, hükümet ortaklığını her pahasına yürütme noktasına gelen sol bir partinin, dolaylı da olsa, bu ortamı besleyebilecek noktaya gelebilmesi, mutlaka üzerinde düşünülmesi gereken bir nokta.
Hedef neydi, şimdilerde başarımız nelerle sınırlı kalıyor fotoğrafı da var karşımızda.
Suriye ile başlatılan feribot seferleri dünyayı ürkütecek, bizi de büyütecek!
Nerede Birleşik Kıbrıs, askersiz, silahsız gelecekler sorusunu sorarken, oyunu ilk defa kullanmış binlerce genç, "çözüm olmadan, tek asker gidemez, Bosna olur buralar" diyebiliyor, bugünlede, CTP Genel Sekreteri.
Çünkü, can tehdidi altındayız ve şimdi şükür ki, korunuyoruz.
Düşünün,
On yıllar boyunca, bu ülkede her şart ve koşulda yaşamak için çaba gösteren herkes, acaba kimi, hangi Tanrı'ya şikayet edebilir ki?
Kimin için kimden yardım rica edebilir?
Birleşik Kıbrıs bir hayal değil, olması gereken bir gerçeklikti bir zamanlar.
Şimdi, belki de en uzak yere düştü hayal edilebilme noktasından.
Çünkü, ilk defa, Resmi Rum yönetiminin, Birleşik Kıbrıs hayaline büyük bir aşk beslemediğini öğrendik!!!
Ve kızgınız şimdilerde.
O kadar ki, referandumun üzerinden geçen 3 buçuk yıla rağmen, iktidarda çözümün ve iki toplum ilişkilerinin öncülüğünü yapan bir parti olmasına rağmen, ikili ilişkilerin geliştirilmesi yönünde arpa buyu yol ilerlenemedi.
İlerlenmek istenmedi.
Öncelikler, sandığımızdan ve beklediğimizden farklı olarak çıktı karşımıza.
Ve tam aksine uzaklıklar düşmanlıkla beslendi.
Acı olan, bu şartlara bir şekilde tahammül etmek zorunda olan hiçkimsenin, hiçkimseyi biryerlere şikayet etme lüksü bulunmadığı gerçeğini yaşamamızdır.
Ve daha da kötüsü, siyasetçiye ucuz politika yapamayacağını, iradesi ve yarattığı dinamizmle gösteren bir toplumun tekrar en başa dönebilmesi.
Çünkü, kimseyi kimseye şikayet edemediğimiz bu arenada, söylemler de duruşlar da bu hareketi yaratan topluma ağır bir hakarettir.
Üstelik bu sadece Birleşik Kıbrıs'ı ya da çözümü desteklemiş olan kitleye değil, karşısında duran kitleyle birlikte bütünsel olarak toplumun tümüne aynı ölçüde hakarettir.
Çünkü karşı etkiyle de beslenen bir süreçte siyasetçinin ve siyasetin temellerinin her yönü ve şekliyle sorgulandığı bir süreçti yaşadıklarımız.
Yani dindar çiftçi gibi, biz de toplum olarak tüm görevlerimizi yerine getirmiştik. O yüzden isyan etme ve hakkımızı arama hakkımız var.
Ama galiba bizim tazminat talep edip, davamızı götürebileceğimiz birileri de yok ve daha da kötüsü, bizim dava edebileceğimiz bir Tanrımız da kalmadı buralarda.
|