|
Ve Eylül bitti.
Eylül'e dair çok kitaplar, şiirler yazıldı.
Şarkılar bestelendi.
Hâlâ Eylül'e dair yazılmaya devam ediliyor.
Eylül, yüzü olmayan bir sevgili özlemi gibi, adressiz bir sokak kokusu gibi ilham veriyor, üretenlere.
Vermeye de devam edecek.
Çünkü, bitmeyen ve adresi hiç işaret edilmeyecek bir zaman ruhu taşıyor, Eylül içinde.
Ama en fazla aşkı baş köşeye yerleştiren zamanın bu sihirli vakti, en acılı darbelere ve savaşlara tanıklık etmiş.
Tarihe geçecek en yıkıcı saldırılara da sahne olmuş.
Acıdan ve kandan, ayrılıklardan, yeni selamlaşmalar yaratacak kadar farklı değişken bir ruha sahip gibi geliyor bana yılın bu zamanları.
Yahudi asıllı bir Türk eğitimci ve siyasetçi olan, Avram Galanti, Eylül'ün, Akadlıların altıncı ayı olduğunu ve sevinçten haykırmak anlamına geldiğini söyler.
Ama nedense sevinçten haykırmakla çok özdeşleştiremiyorum ben, Eylül'ü.
Daha çok bir veda gibi.
Adressiz ve yüzsüz bir özlem gibi Eylül benim için.
Gözleri kamaştıran bir sabah tazeliği ile başlayıp, zamanı, özlenen bir ürpertiyle devam eden akşamlara taşıyan, ayrı bir ruh gibi.
Sanki, ruhu eksik bir saatin tam da ruhunu bulduğu 30 günlük bir tatil.
Kendinden gidişlere bir tatil veren zaman.
Her anın, kendine özgü bir kokusu ve her mevsimin kendine özgü bir tadı vardır.
Eylül, sonbahar değil, ama biten bir pamuk şekeri çubuğuna bırakılmış bir şeker tadı gibi.
Biten bir yazı, hatıra defterinde temize çekmeye alışkın zamanların ayrı bir mevsimi gibi.
En fazla o zamanlarda hatırlanır tatlar ve yaşananlar.
En fazla giderken.
Ve Eylül kendiyle gelirken, hayattan gidenlere bir selam gibi yerleşir insanın dizinin dibine.
Bütün hayatını bir film şeridi uzunluğunda ve bir film şeridi kesinliğinde, o kadar anda vurur insanın yüzüne.
Sözlükler, Eylül'ün süryanice üzüm anlamına geldiğini söyler, mesela.
Sarhoşluğun en güzel hali şaraba, ruhunu veren üzüm, adını verdiği Eylül'de kesinlikle, insanın en sarhoş zamanını yaratıyor.
Ama bu daha çok kendine ayılan bir sarhoşluk.
Eylül bir mevsimin başlangıcı değil, kendi içinde beşinci bir mevsim gibi.
Ona yakışan bir zaman yok çünkü.
Ona yakışan, mevsimi tamamlayacak başka aylar da yok yanına yerleştirebileceğiniz.
Onu, kısacık, tek başına sadece onda yaşayabileceğiniz bir zamana yapışık olarak duyumsayabilirsiniz ancak.
Birşeylerin bittiği, birşeylerin yeniden kaldığı yerden devam ettiği zamanların mevsimi Eylül.
Kaldığı yerden devam etmek demek, eskiyi ve alışkanlıkları tekrarlamak demek.
Hep başka zamanlarda, başka koşullarda, ama hep aynı telaşla, hep aynı tatla.
Ama Eylül, ne kadar aynı olsa da nakaratlar, kendini farklı bir tınıyla bu aynılıktan çekip kurtarabilecek bir devinime sahip.
Yağmura inat, yağmur kokusuna tezat, daha yağarken yağmur, tüm cesaretiyle açan güneş gibi.
Kim bilir, belki de o yüzden sevinçten haykırmak anlamına geliyor.
Zamanı yarıp geçebilme, kendi kilitlerini çözebilme kanıtı gibi sevinçten haykırtabiliyor insanoğlunu.
Eylül'ü hatırlayabilen herkesi.
Çünkü, Eylül'ü hatırlayabilen herkes bu zamana aşık vakitlerde en güzel anlarını yakalayabiliyor hayatın.
Mesela Nazım Hikmet, en güzel aşk şiirlerini hep Eylüllerde yazmış.
Bir Eylül günü,
"Sana söylemek istediğim en güzel söz,
henüz söylememiş olduğum sözdür"
diyen Nazım, bundan tam 62 yıl önce, 30 Eylül 1945'de
Seni düşünmek güzel şey,
Ümitli şey
Dünyanın en güzel sesinden en güzel
Şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
Fakat artık ümit yetmiyor bana, ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum... diyor.
Eylül giderken ve kendini hiçbir zamana bulaşık bırakmayacakken, Eylül'ü dinlemeli galiba.
Ve Eylül'ü kesinlikle yaşamalı.
|