|
Ak Parti, tüm ideolojik farklılıklarına ve seçim öncesi kurulan bütün korku senaryolarına rağmen, Kıbrıs'ta izlediği çözüm politikası dolayısı ile çözüm taraftarlarından sonsuz bir destek gördü.
Özellikle, Kuzey Kıbrıs'ta halk arasındaki o dönemin duygusal yoğunluğunun da etkisiyle AKP ve lideri Erdoğan, kahraman olarak görüldü.
Belçika modeliyle başlayıp, Annan Planı'na destek veren AKP, AB sürecinde de cesur ve kararlı adımlar attı.
Ama ara sıra zigzaglar da çizdi.
Bunlardan en önemlisi, referandumda Rum tarafının hayır diyeceğinden emin olunduğunu dile getiren açıklamaydı.
Biz, bu dahil, yapılan bu yöndeki önemli açıklamalar karşısında büyük bir sağırlık ve hafıza kaybı yaşadık.
Çünkü, başka alternatifimiz yoktu.
AKP çözümün tek adresiydi.
Bu süreç içinde CTP, AKP'nin önemli desteğini aldı. Bu destek karşısında da sonsuz bir kredi verdi karşısındakine. Kuzey Kıbrıs'ta çözüm taraftarı güçler organize edilirken, çözüm yanlısı olmasına rağmen, örneğin, dönemin BDH'sı, AKP için tercih edilmiyordu.
Bu da çeşitli platformlarda dile getirildi.
Çünkü çözümden öte bir dengeye ihtiyaç vardı.
Karşılığı çözüm olacak bir dönemde CTP, DP ile koalisyon kurdu.
Genel Başkanı'nın hayır mitinglerinde ön sıralarda yer aldığı, bir koalisyon.
Bu koalisyon tekrar denendi, ardından da hiç de şık olmayan bir hükümet kurma sürecinde ÖRP kurduruldu.
Ama son zamanlarda ortaya çıkan durum daha da ilginç!
Türkiye Cumhurbaşkanı Gül'ün de Meclis Başkanı Köksal Toptan'ın da ziyaretlerinde, iki ayrı toplum, iki ayrı demokrasi ve iki ayrı devlet vurgusu yapıldı.
Gül, buna ilk kez dile getirdiği iki ayrı din formülünü de ekledi.
Oysa Kıbrıs sorunu hiçbir zaman farklı dinlerin sorunu olmamıştı.
Ama Gül daha da ileri giderek, "önümüzdeki 10 yıl içinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin refahını, en üst seviyeye ulaştıracağız" açıklamasını yaptı.
Mutlaka bir politikacının bu sözleri öylesine söylediğini düşünmek, aşırı saflık olur.
Neden 10 yıl?
10 yıl, Türkiye'nin olası AB üyeliğine denk gelen zaman.
Ve bu zaman içinde bir refah için çabalarken, çözüm gereklidir demiyor, Türkiye Cumhurbaşkanı.
Bu ister istemez, Türkiye AB'ye üye olmadan, Kıbrıs sorunu çözülemez politikasını çağrıştırıyor.
Bugüne kadar, UBP ve DP, AKP'nin Kıbrıs politikasıyla örtüştüklerini birkaç kez açıkladılar.
Durumdan vazife çıkarmaya çalışıyorlar edasıyla yaklaşılan bu durum, acaba doğru muydu?
En azından, şu andan itibaren söylenen sözcüklere ve gelinen aşamaya baktığımızda, CTP ile uyuşamama olasılığı daha yüksek gibi görünüyor.
Ama herkes, değişen birşey yok, AKP Kıbrıs'ta çözümü destekliyor diyor.
Nasıl ve ne zaman bir çözüm?
Kıbrıs'ta çözümü desteklemeyen yok zaten.
Şimdi bir zamanların çözümü hareketlendiren partisi, AKP'ye verdiği krediyi nereye kadar sürdürecek, soru bu.
Türkiye'de de AKP'ye verilen elit ve aydın desteği ne kadar devam edecek, ben onu da merak ediyorum. Çünkü bu kesim, Kıbrıs'ta çözümü destekleyen ve AKP'nin entellektüel tabanını oluşturan kesimdi.
Bu kesim olmasaydı, AKP, bugünkü gücünde olmayacaktı yorumları çok yapılıyor.
Kıbrıs sorunu, uzun zamandır bekletildiği buzdolabından, derin dondurucuya kaldırılma sürecini yaşıyor.
78'ler gibi, süreci hareketlendirici motivasyonlar da ancak, somut sonuçlar ortaya çıkınca bir hareket yaratacaktır.
Bu da kısa vadede mümkün görünmüyor.
İzolasyon politikası da bugüne kadar işe yaramadı, şimdi bu söylemlerden sonra daha da zemin kaybedecektir.
Kuzey Kıbrıs'ta temelde birey üzerinden artan bir refah var.
Bir zamanlar, sokakta, kahvede, ana gündem olan demokrasi, çözüm, sivilleşme gibi kavramlar, elit bir söylem sınırına kapatılıp sokaktan alındı.
Sokaktaki gündem artık insanların cebindeki para ve altındaki araba.
Gelecek dönem içinde de Kuzey Kıbrıs'taki refah devam edeceğine göre;
Yollardaki arabaları zenginlik, açılan butik, galeri ve restorantları da toplumsal refah olarak görmeye devam edeceğiz, anlaşılan.
Gelecek yabancı yatırımlar ve büyük oteller ile devam edecek inşaatlar da toplumsal kalkınma olarak sunulacak önümüze.
Ciddi bir erime sürecinden sonra kurulan TDP, henüz sahneye çıkabilmiş değil.
Erimiş iki parti içinde, birleşme sürecine yansıyan çekişmelerin de etkisiyle parti bir mevcudiyet gösteremedi.
Siyasi anlamda çözümün diğer adresi olan CTP de uzun süredir devam eden bir yıpranma süreci yaşıyor. Sivil toplum desteğini de kaybeden parti, AKP'nin iki toplumlu, iki devletli, iki dinli politikasının daha da su yüzüne çıkmasıyla, elindeki çözüm kartını da kaybedecek.
İki toplumlu ilişkilerin başını çeken bir ekip, şimdi ki toplumlu görüşmelerden neredeyse imtina eder duruma geldi.
"Açılacak" sloganıyla güç kazanan parti, sınır kapılarının açılmasıyla ilgili, yeterince etkin pozisyon ortaya koyamadı. Rum tarafını köşeye sıkıştırma önceliği ile Lokmacı'da yaşanan asker krizi de hareketsizliğin üzerine tuz biber ekti.
"Çözüm önündeki engel, Rum tarafıdır" söylemi de yeterince kullanıldıktan sonra eskime sürecine girdi, artık. Bu yıpranmışlığı tek kapatan şimdi maddi refah.
Bugün referandum sonrasında yaşanan ekonomik gelişme olmasaydı, çözüm hala sokakta olurdu. Oysa ekonomik refah çözümü sokaktan alıp, romantik bir söyleme dönüştürdü.
Türkiye'nin en belirgin açıklanan politikası da önümüzdeki 10 yıl içinde refahı en üst seviyeye çıkarmak.
Şimdi CTP'nin vereceği karar, AKP'ye verdiği kredinin ne kadar şartsız olabileceği ve kendini nereye kadar inkar edebileceği arasında bir karar.
Ve uzun zamandır maaş pazarlığına odaklanan, sendikalarla sivil toplum örgütlerine de çok önemli bir görev düşüyor. Çözümün hala bir gereklilik olduğuna inanılıyorsa, bu yöndeki hareketin de başlatılması gerekiyor.
Bu karar, hem Kıbrıs'taki çözüm sürecinin kader çizgisinin belirlenmesinde önemli bir rol oynayacak, hem de Kıbrıslı Türklerin geleceğini belirleyecek, önemli bir dönemeç olacaktır.
Ama CTP, AKP'ye kredisini sorgularken, Ankara'da kendisini taşıyacak bir adres de görünmüyor. Parti, ya kendini inkâr etme noktasına gelip, bu krediyi vermeye devam edecek, ya da sivil toplum desteği ile sokağı tekrar uyandıracak.
Zor bir karar.
|