|
Dünkü yazıda çözümün sürükleyici unsurlarından biri olan hükümetteki CTP'nin çözüm iradesi ve Türkiye öncelikleri arasında bir seçim yapması gerektiğini düşündüğümü yazmıştım.
Ama seçimi sadece siyasi partiler, ya da CTP'nin değil, sivil toplum örgütlerinin de yapması gerektiğine inanıyorum.
Referandum sürecinde zaten uygun olan koşullar ve katalizör rol oynayabilecek unsurlar oldukça iyi kullanılmıştı.
Hareketin başını da önemli oranda sivil toplum örgütleri çekmişti.
Bu Memleket Bizim Platformu etrafında sağlanan birlik, uzun yıllar konuşmaktan ve düşünceleri için savaş vermekten ürken bir toplumu sokaklara dökmüştü.
Öyle ki, miting meydanındaki bomba ihbarları bile kimseyi yıldırmamış, aksine, verdiği mücadelede, daha fazla savaşması gerektiğini hatırlatmıştı, herkese.
O dönemde de platform içinde yaşanan çekişmeler vardı.
Bunların çok önemli bir bölümü, basına hiç yansımadı. Bir şekilde, üstesinden gelinerek, toplumun gözünden uzak tutuldu.
Çünkü, herkes çok iyi biliyordu ki, temel mücadeleye herhangi bir şekilde zarar verecek, ya da sekteye uğratacak bir hareket kabul edilemezdi.
Sebebi ne olursa olsun, haklı kim olursa olsun, tek sebep çözüm, tek haklı da çözüm talebindeki halktı, herkesin gözünde.
Referandum sonrasında ortaya çıkan durum, özellikle bireysel çözüm yollarını daha da kolaylaştırdıkça, belli hassasiyetler de yer değiştirdi.
Bu süreçte de sendikalar ve diğer sivil toplum örgütleri içindeki siyasi taraflılık önemli bir dezavantaj yarattı.
Referandum şoku yaşayan toplum içinde yeni kurulan hükümete, özellikle de hükümetin CTP kanadına verilen geniş bir kredi vardı.
Biraz gönüllü verilen bu kredi, bazıları tarafından sorgulanıp verilmek istenmeyince de koşullara uymak zorunda bırakıldı, yönetimler.
Ticaret Odası seçimlerindeki tartışmalar bu sürece iyi bir örnektir.
"Temel hedef çözümdür" diyerek, sivil toplumdan yüksek kredi talebinde bulunan CTP'den de şimdilerde bu kredinin karşılığını somut şekilde ödemesi bekleniyor.
"Ortada bir çözüm de yok, en azından kendi pozisyonumuzu iyileştirelim" hassasiyeti yaratılıyor.
Bugünlerde, özellikle sendikalara bakıldığında, yayımlanan bildiriler, yapılan açıklamalar, temelde belli kesimlerin, kısa vadeli çıkarları üzerinden şekilleniyor.
Ve bu yapılırken de ortaya konan iddialar ciddi bir kavga dili üzerinden kurgulanıyor.
Daha da ötesi, toplumsal çıkar ve hedefler üzerinde birleşme alanında da ciddi sıkıntılar yaşanıyor.
1 Eylül Dünya Barış gününde, Bu Memleket Bizim Platformu içinde yaşanan ayrılık, temelde iç siyasetteki hükümet icraatlarına yapıştırıldı.
Ortaya çıkan tablo da iki ayrı barış cephesi görüntüsü yarattı.
Son olarak da KTOEÖS, Eski Başkanı, CTP-BG Milletvekili Ahmet Barçın'ı sendikadan kesin ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevketti.
Sendikanın önceden aldığı bu karar, farklı bir konu içinde bir ek olarak kamuoyuna duyurduğunda, Barçın'a iletilmemişti, bile.
Sivil inisiyatif içindeki politik hassasiyetler ve çıkar çatışmaları zemine zarar verir bir boyuta geldi.
Sivil toplum hangi koşullarda sivil olabilir tartışmaları yapılırken, özellikle CTP ilişkileri belli ki, yeterli olgunlukla dengelenemedi.
"Biz sandığa hükmederiz" anlayışları, hükümeti cezalandırırken, toplumsal aklın da askıya alınmasına sebep oldu.
Toplumsal bilinçlenme ve birlikteliği önemli ölçüde şekillendiren sivil toplum örgütleri, artık argümanlarını ortaya koyarken, genel akıl ve bilimsel tezlerden uzaklaşma, ya da bunu arama ihtiyacı hissetmeme noktasına geldi.
Meydanlar artık maaş kavgaları ve yüzdelik hesapları ile doldurulmaya çalışılıyor.
Oysa, uzun yıllar yaşanan acılar ve uygulanan yaptırımlarla, korku temelinde bir travma yaşayan, kendi içine kapalı bir toplumu, hedeflendiği gibi dünya gerçekleri ve evrensel değerlerle buluşturma noktasında, sivil topluma önemli görevler düşüyor.
Biz, mutluluğun daha fazla para ve daha lüks koşullarla sağlanacağı sanrısına yapışmış bir yapıya sahibiz.
Toplum bilimcilerin bu genel değerlendirmesi, artık çıplak gözle görülebilecek düzeyde.
Eğer yaratılan birliktelik günübirlik icraatlar ve belli kesimlerin çıkarlarına ters düştüğü gerekçesiyle bozulacaksa, toplumsal dinamikleri tetikleyebilecek sağlıklı yapı da ortadan kalkacaktır.
Sendikalar erken seçimi dillendirmeye başlıyorlar.
Ancak dünkü durumdan ve toplumun dünkü alternatiflerinden farklı ne var ortada, o düşündürücü bir nokta.
Çünkü, yaratılan kavga ortamı içinde sağlıklı koşullarda alternatifler üretilip geliştirilememesinin sıkıntısını yaşıyoruz, maalesef.
Demokrasilerin ruhu, sadece kurulan sandıklarla değil, alternatifler ve bu alternatiflerin kullanım potansiyelleriyle beslenir.
Dünkü yazı ile ilgili gelen telefonlardan biri de Başbakan Ferdi Sabit Soyer'e aitti.
Farklı konuların sürüklemesiyle gelişen sohbet içinde, Anayasa değişiklik çalışmalarının sivil toplumun ve basının gündeminde olmadığını söyledi.
Bu mutlaka önemli ve öncelikli olarak bu alanlarda tartışılması gereken bir konu.
Ama galiba alıştık yasal zeminde gayrı yasal yaşamaya.
Biz, bir zamanların deyimiyle statükoyu, yani mevcut durumu, o kadar meşrulaştırıp normalleştirdik ki, kavgalar zaten bu durum üzerinden yapılıyor.
Yoksa bu ülkede maaş pazarlıkları, ya da artış rakamları nasıl bu kadar ateşli kavga malzemesi olabilir ki?
Gelişen iyi maddi koşullar aslında çözümsüzlüğün de bir sonucu olarak yaşanıyor Kuzey Kıbrıs'ta.
Şimdi, çözümsüzlüğün rantını paylaşamama gibi de bir durum var karşımızda.
Mutlaka hayat devam ediyor ve yapılması gerekenler var. Ancak hayat devam ederken, bizim için normal devam etmiyor.
Oysa sivil toplumun kabullenir göründüğü statükonun değiştirilmesi için siyasi irade de kolay kolay oluşamayacaktır.
Şimdi, sivil toplum örgütleri, bir karar verip, seçim yapmalı;
Ya toplumsal hedefler için de verilen çabalara geri dönülecek ve ileri, akılcı, çağdaş bir toplum gelişimi için gereken enstrümanların mücadelesi verilecek, ya da sivil toplum politikacıdan önce statüko bekçiliğine soyunacak.
Bütünsel konuları daha sağlıklı temellerde tartışıp, tartıştırmak ve bütünsel hedefleri gerçekleştirmek için bu seçimlere ihtiyacımız, var gibi görünüyor.
|