|
Referandum sonrasında ortaya çıkan çözümsüzlük alanı, Türk tarafının çözüm yönündeki politikalarına ilişkin eleştiri zeminini önemli oranda erozyona uğrattı.
"Biz, referandumda evet dedik, çözüm için üzerimize düşeni yaptık" sözleri, aradan geçen 3 buçuk yıllık zaman dilimi içinde onbinlerce kez tekrarlandı.
Bununla birlikte, Rum tarafının çözüm istemediği, çözümsüzlüğü beslediği, referandumda "hayır" diyerek, aslında Kıbrıslı Türklere "hayır" dediğini de onbinlerce kez tekrarladık.
Düşmanlığı katlayan bir şekilde, "ozmosis" kelimesi, defalarca yeniden türetilip kamuoyunun karşısına getirildi.
Rum tarafının resmi tezi olarak kullandığımız ve "hacmi küçük olanının, büyük olana karışıp, bütünleşmesi" anlamına gelen bu kelime, kesinlikle Rum tarafından fazla Türk tarafınca kullanıldı.
Öyle ki, sadece bir asimilasyon politikası değil, aynı zamanda, farklı anlamlarda da değerlendirildi.
"Ozmosis" Kıbrıslı Türkler için düşman Rum tarafının yok etme amacını temsil ediyor.
Hiçbir zaman güvenilemeyecek bir düşmanı ve samimiyetten uzak, asla çözümü talep etmeyecek bir tarafı da temsil ediyor.
Şu bir gerçek ki, Rum tarafı, kullandığı politik dille bir masumiyet timsali değil.
Askerden, mülkiyet sorununa kadar, izolasyon politikasından fiili uygulamalara kadar eleştirilebilecek birçok olumsuz ve barış ortamını beslemeyecek icraatları var, Rum tarafının da.
Ama eğer hedef çözüm ise ve çözüm için de bir güven ortamı gerekiyorsa, bir tarafın hatası, diğer tarafın da hatalarını meşrulaştırmamalı.
En azından, Türk tarafı karşılıklı ilişkiler ve güven ortamını sağlama adına kendi adımlarının özeleştirisini yapabilme noktasından uzaklaşmamalı.
Unutulmaması gereken önemli bir nokta var ki, şu anda, muhalefeti temsil eden TDP dışındaki iki büyük parti, Türk tarafının ne söylemlerini, ne de karşılıklı güven ortamına dair adımları ile ilgili hareket alanına sahip olabilecek politik zeminde değiller.
Eğer hükümetin büyük ortağı CTP, parti olarak kendi özeleştirisini yapmaz, resmi Türk politikasına sorgulayıcı yaklaşmazsa ve daha da önemlisi bu eleştirileri ortaya koyanlara da "radikaller" benzetmesini yaparsa, iki toplum arasındaki ayrılık, her geçen gün daha da büyüyecektir.
Özellikle Güney Kıbrıs'ın seçim ortamına girmesiyle birlikte daha da artan düşmanlık malzemesi söylemler, maalesef, Türk tarafınca da aynı potada kullanılıyor.
Oysa, "sen düşmansın" demek yerine, "ben dostum" demek, ilişkilerin beslenmesi ve güven ortamının yaratılabilmesi için daha iyi bir zemin oluşturmayacak mı?
Son günlerde, kanlı bir savaşın ardından, 50 yıl sonra, barış görüşmeleri için anlaşmaya varan, Kuzey ve Güney Kore örneği, ister istemez, ayrılıkta 50 yıla çok yaklaşan, Kıbrıs örneğini getiriyor akıllara.
Kuzey ve Güney Kore, görüşmelere başlarken, dil, tarih, teknoloji, ticaret, eğitim ve teknoloji alanlarında işbirliği konusunda da anlaştılar.
Kısa ya da orta vadede bir çözüm olmasa da iki toplum arasındaki güven ortamı için bizim de çalışmamız gerekiyor artık.
Bugüne kadar yapılan hiçbir görüşme sürecinde bu başarılamadı.
Görüşmeler devam ederken de karşı taraf düşman olmaya ve her an zarar verebilecek potansiyele sahip olarak algılanmaya devam etti.
Sadece Annan Planı görüşmeleri zamanında, bu resmi duruşun dışına çıkılarak, çözümü destekleyen taraflar, iki toplum arasındaki güven ortamını besleyecek çeşitli adımlar attı.
Daha da ötesi bir empati yaratılabilmesi için tavır sergiledi.
Ancak ne yazık ki, referandumdan sonra kimse bunun arkasında duramadı.
Eğitim Bakanlığı'nın, tarih kitaplarının değiştirilmesi konusunda attığı adım dışında, ilişkiler ve gelecek adına gelişme sağlanamadı.
Güven ortamı için gerekirse asker dahi çekilebileceğini savunan bir parti, bugün, "çözüm olmadan asla tek asker çekmeyiz" diyor.
Oysa CTP'nin parti programında, "Güven ortamının yerleştiği oranda, adanın aşamalı olarak askerden ve silahtan arındırılmasını savunur" deniliyor.
Demek ki, şimdilerde güven ortamı, ancak bir çözümle şekillenebilir diye düşünüyoruz.
Ancak ne yazık ki, anlaşmalar tarihin de şahitliğinde, gerekli güven ortamının sağlanamadığı ortamlara çözümü ve barışı getirememiştir.
Şimdi kullandığımız dilin, ya da eleştirilerin içeriği, karşı tarafın genel tutumuyla bağlantılıysa, özellikle de referandumda çıkan hayırsa, dönüp kendimize de bakma zamanı gelmiyor mu hala?
Biz referandumda "evet" diyerek, bütün geçmiş politikalarımızı temizleyip, referandum sonrasında oluşturduklarımızı da meşrulaştırdık mı?
Mülkiyet konusundan, askeri hassasiyetlere kadar kullandığımız hiçbir söylemde, bunlara dikkat etmediğimiz gibi, izolasyon politikamızı da tanınma tehdidi noktasına taşıyarak, biz ne kadar çözümü isteyen taraf pozisyonumuzu sağlamlaştırdık?
Çözüme ihtiyacı olan taraf, her zaman diğerinden daha fazla çaba harcar.
Türk tarafı bunu yaptı.
Şimdi kimseden özel bir çaba gelmediğine göre, kimsenin ihtiyacı, diğerinden fazla değil gibi görünüyor.
Bu da kimseyi kimseden daha masum yapmıyor.
Şimdi iki toplumu yeniden düşman yapan referandum sonucuna baktığımızda, her iki tarafın politikaları ile ilgili ilginç noktalar da çıkıyor karşımıza.
Örneğin, AKEL'in hayır diyerek, Kuzey'de derin bir şok etkisi yarattığı ortamda, referandum öncesinde, partinin planı kabul ettirebilmek için zaman istediğine ve bunun reddedildiğine dair haberler erken unutuldu.
Referandumda, çözüm ile birlikte, AB üyeliğinin de oylandığı bir ortamda, üyelik sürecinin baskısından AKEL'i kurtarmak, acaba sonucu değiştirir miydi?
Türk tarafının, "Güney Kıbrıs'ta "hayır" çıkacağını önceden biliyorduk" açıklamaları da kolay unutulanlar arasında yer aldı.
Türk tarafı, 1 Mayıs referandum tarihi konusunda esnek davranabilir miydi?
AB üyeliği için daha farklı ama aynı sonucu getirecek bir çözüm üretilebilir miydi?
Bütün bunlar, tamamen olasılık senaryoları üzerinden geliştirilebilecek tezler.
Ancak şu bir gerçek ki, politikacıların kurguladığı bir sürecin kurbanı her zaman halklar oluyor.
Şimdi, en azından insani ilişkilerin geliştirilebilmesi açısından ve savaş yaşamamış bir kuşağa, geçmişin intikam ve düşmanlık misyonlarını yüklemeden hareket etmeliyiz.
40 yılı aşkın bir süredir devam eden Kıbrıs sorununda, her iki taraftaki politik aktörlerin halklara önemli bir borcu var, çünkü.
|