|
Geçtiğimiz cuma günü, NTV Haber portalında bir haber ilgimi çekti.
"Rum Tenisçiden ırkçı Türkiye solganları" başlıklı haberin girişini birlikte okuyalım;
"Ünlü Rum tenisçinin Youtube'da Türkiye karşıtı ırkçı sloganlar atarken görüntüleri yayınlandı. Fanatik Yunan seyircilerle mangal partisi yapan Marcos Baghdatis, elinde meşaleyle "Türkler Kıbrıs'tan defolsun" diye bağırıyor."
Bir süredir, Rum tarafının resmi ya da münferit tavırları, hem yerel basında hem de Türkiye basınında ciddi bir eleştiri konusu olarak gündeme yerleştiriliyor.
Çünkü bir süredir resmi politika ciddi bir düşman dil temeli üzerinden yol alıyor.
Mutlaka çözüm ya da günlük hayat pratikleri açısından, iki taraf arasında önemli bir uzaklık var.
Ancak bu uzaklık, ikili karşıtlıklar beslenerek daha da derinleştirilmekten öteye gitmiyor bu tavırlarla.
Şimdi NTV gibi ciddi bir haber kanalının, en tartışmalı popüler paylaşım sitelerinden birine atıfta bulunarak haber üretmesi ve bunu da Türk düşmanlığı noktasına getirip, söz konusu tenisçi üzerinden, genele yayması ne anlama gelebilir ki?
Böyle bir haberin, haber değeri nerden gelir, ya da neye göre ölçülür?
Sadece, mevcut düşmanlık temeli böyle bir habere haber değeri katar.
Ve haber, bu düşmanlık değeriyle varolan düşmanlığı daha da beslemiş olur.
Son zamanlarda, özellikle Cumhurbaşkanı Talat, Rum basınını eleştirirken, Türk basının da Rum tarafının politikalarını göz önünde bulundurarak haber yapması gerektiğini vurguluyor.
Ve bütün bunlar önümüzdeki ay Güney Kıbrıs'ta yapılacak seçim sonrası başlaması beklenen olası bir müzakere sürecinin arifesinde oluyor.
Bugüne kadar, kırk yılı dolduran Kıbrıs müzakereleri, Annan dönemi dışında, gerçek anlamda çözüm müzakeresine dönüşemedi.
Bir Cumhuriyet kurulduktan sonra da düşman propagandaların devam ettiği sancılı yıllar yaşandı, bu toplumda.
Cumhuriyet döneminde, Nacak gazetesinin yayın ilkeleri ile tam karşısındaki Cumhuriyet gazetesinin yayınları, o dönemi özetleyen ve medyanın politik dilin geliştirilmesi için nasıl kullanıldığını gösteren bir gerçekliğimizdir.
Şimdi zaman değişti.
Ve yıkılan cumhuriyetlerin, dökülen kanların, yaşanan savaşların üzerinden kırk yılı aşkın bir zaman geçti.
Ama biz bu kırk yıllık süre içinde, maalesef, defalarca müzakere masasına oturmamıza rağmen, bir çözüm, ya da, barış dili geliştirmeyi beceremedik.
Maalesef medya, mevcut düşman dili, hep yeniden yaratıp geliştiren olurken, resmi tezlere göre davranarak, toplumun da ilerisine bir türlü geçemedi.
En büyük yanılgımız ise, bir barış dili geliştirmenin, Rum tarafının eleştirilmemesi, ya da haklı görülmesi olarak algılanması.
Oysa, yanlış politika olduğunu söylemek ile düşman tarafa her seferinde yeni tehlikeler biçmek arasında önemli bir fark var.
Annan Planı döneminde, kullanılan terminolojinin tekrar düşünülmesi bir anlamda başarılmıştı.
"Gavur" gibi genellemeler, önemli ölçüde silinmişti.
Ancak ne var ki, referandumun üzerinden geçen yaklaşık 4 yıllık süre içinde, iki taraf arasındaki ilişkiler, her geçen gün daha da soğudu.
Yaşanan hayal kırıklığı, politik söylem tarafından işaret edilen düşmanı, toplum gözünde daha da acımasız yaptı.
O gün bugündür, adanın Kuzey'inde değişen yaşam koşulları ve ortaya çıkan bireysel çözüm avantajları, toplumsal düşüncenin ötesine geçti.
Bugün, değil barış dili yaratmak, mevcut karşıtlıklarımızı daha da güçlendirecek formüller üretiyoruz.
Geçtiğimiz aylarda yaşanan Osmosis tartışması, sanırım buna iyi bir örnektir.
Türk tarafınca, Rum tarafından kesinlikle daha fazla kullanılan Osmosis, Enosisin yeniden üretimi olarak, taze bir korku şeklinde sunuldu karşımıza.
Kontrolünü bir türlü elimize alamadığımız ekonominin Güney'e kayan bacağından da düşman tarafı sorumlu tutar gibi, ilginç bir başka karşıtlık yarattık.
"Paramızı aslında Rum'a vermemeliydik. O bunu yapmıyordu, çünkü" O Rum'du, düşmandı.
Bugün olası bir müzakere arifesinde, son denemelerden bahsedilirken, kimsenin hala tercüme edemediği, iki devletlilik temeli üzerinden, yeni bir başka dil geliştiriliyor.
Çekoslavak modellerinden, Kosova örneklerine uzanan yeni alternatifler konuşulurken de derin bir sessizlik var etrafta.
Oysa, çok değil 3 yıl önce yer yerinden oynardı, sorgulamalar karşısında.
Olası bir müzakere arifesinde kullanılan dilin tercümesi, sadece "politika değişikliği yok" diye tanımlansa da gerek, Ankara'dan, gerek, Lefkoşa'dan kurulan cümleler, bir tercüme ihtiyacını canlı tutuyor.
Bütün bunları alt alta okuduğumuz zaman da çözüme giden yolda kesinlikle düne göre, çok gerilere düştüğümüz ve her geçen gün bu gerilemenin devam ettiği sonucu ortaya çıkıyor.
Mutlaka bu süreçte, farklı tarafların farklı sorumlulukları göz ardı edilemez. Ancak yine de kendi sorumluluğumuzu bunlar arasından ayıklamak önemli bir ilk adımdır.
Bu ilk adımı beklemek de en olağan talep.
Çünkü, barış ve çözümün temsilciliği gibi bir misyon üstlenmiş, düşmanlıkların ortadan kaldırılması gerekliliği üzerine, yıllarca görüş üretmiş bir partinin en güçlü iktidar döneminde, bugün, kesinlikle daha farklı bir noktada olmalıydık.
|