|
Doksan bir yaşında.
Beş çocuk yetiştirdi.
Üçü erkek, ikisi kız.
Çocuklarından ikisi doktor, biri öğretmen.
Yirmi beş torun ve torun çocuğunu gördü...
1942 yılında başladığı bakkallık mesleğini kesintisiz altmış altı yıl sürdürdü.
Kırk bir kere maşallah kırk bir yıl da muhtarlık yaptı.
Hayat arkadaşını on yıl kadar önce kaybetti, Lefkoşa'nın surlar içindeki evinde yalnız yaşıyor şimdi.
Bir bakıcı hanım buldu kendine.
Yaşamından memnun.
Arada bir ziyaretine gelen çocukları, sevdikleri, sevenleri onu mutlu etmeye yetiyor.
***
Bugün size, eski Lefkoşa'nın, renkli simalarından birini daha anlatacağım.
Bakkal İbrahim Çolakoğlu'nu.
Allah daha da ömür versin, bir asra yaklaşan ilerlemiş yaşına karşın hala aramızda bulunan "çınarlardan" biri.
Yıllardır tanıyorum onu...
Yaşını söylediğinde hayret ettim, tahtaya vurdum.
Pek değişmemiş; sağlığı da yerinde.
O her zamanki haliyle güler yüzlü ve sempatik.
Sakin konuşuyor, Türkçeyi güzel kullanıyor.
Ve hala nüktelere, fıkralara meraklı.
Cuma günü, surlar içinde Ayluka Mahallesi'nin oralarda, daracık bir sokaktaki evine gittim.
Bir bakışta tanıdı beni, "Hoş geldin Bilbay, buyur" dedi. Sofada karşılıklı oturup biraz lafladık, eski günleri andık.
Dükkanını niye kapattığını sorduğumda, üç beş kez soyulduğunu, hırsızların iki kez de evine girdiğini söyledi.
"Zaten dükkanda bir şey kalmamıştı" dedi.
"Kanaat" adını verdiği bakkaliyesine girenleri, bir fıkra anlatmadan uğurlamazdı.
Ona herkesin bildiği bu özelliğini anımsattığımda hemen anlatmaya başladı.
Bir zamanlar bir sütçü varmış, evlere süt dağıtırmış. Ama kime süt verse ayrılırken bir de fıkra anlatırmış. Bir gün fıkra anlatmadan gidecek olmuş, birisi sormuş ona, "Bugün fıkra yok mu?"diye. "Sorma; benim hatun hasta, ölecek galiba, yalnız kalacağım" demiş. "Niye bir doktora götürmüyorsun?" soruruna ise, "İlahi evlat, biz doktorsuz da ölmesini biliriz." yanıtını vermiş.
Fıkra değilmiş bu, bir gazeteci yazmış ve gerçekmiş.
***
Ne kadar da çok fıkra bilirdi.
"Aşağı yukarı kaç tane fıkra var aklında İbrahim Efendi?" diye sorduğumda "Abartmayım, yüz tane falan" dedi.
Anlat desem art arda sıralayacaktı.
Aile dostumuz Mustafa Çomunoğlu'nun eniştesidir. Geçenlerde Mustafa Bey'in ziyaretine gittiğimde ona İbrahim
Bey'i sormuş, bana evinin yerini tarif etmesini istemiştim ve bu arada bana onunla ilgili bir anısını anlatmıştı.
Çolakoğlu'nun Ayluka'da Rum müşterileri de vardı. Bunlardan biri de Yorgo Seraziu'ydu. Çok dolandırıcı bir adammış. Dolandırmadığı bakkal kalmamış. Son olarak Bakkal Tevfik Bey'i dolandırmış ve bir daha ona gidemediğinden Çolakoğlu'ndan alışveriş yapmaya başlamış. Ne alırsa parasını takır takır ödüyormuş. Onu tanıyan birisi bir gün sormuş Yorgo'ya, "İbrahim Efendi'yi ne zaman dolandıracaksın?" diye. Yorgo'nun yanıtı hayret vericiymiş: "Yahu o kadar iyi, o kadar dürüst bir insan ki, onu dolandırmaya utanıyorum."
Çok iyi tanıdığım Çolakoğlu, gerçekten herkese sevgili, saygılı, dürüst güzel bir insanımız.
Bakkaliyesine "Kanaat" adını vermesi iş ola değildi. Sözcüğün tam anlamıyla kanaatkar, az şeyle, elindekiyle yetinmesini biliyor. Herkes tarafından sevilip sayılmasının nedenlerinden biri de budur herhalde. Yaşamında yalancılık, hile, aldatma, dolandırıcılık nedir bilmedi.
Bir ara, unutamadığı bir anısını anlatmasını istedim.
İbrahim Bey'de anı mı yok, düşünmeden anlatmaya başladı:
"Bir cuma günüydü. Biliyorsun cuma günleri sebze meyve günüdür. Dükkanım kalabalık. Bir baktım, kapının önünde dört kişi duruyor. Bir adam, eşi ve iki çocukları. Etrafa bakınıyorlar, bir şeyler arar gibi bir halleri vardı. Çok işim olmasına rağmen, dışarıya çıktım ve sordum: 'Buyurun size yardımcı olayım, bir derdiniz mi var?'.
'Girne'den geldik, otomobilimizi buralara park ederek çarşıya gittik, dönüşte yerinde bulamadık" dedi kadın. 'Nerden bileceğim kızım' dedim. Kadın çıkışmaz mı bana; 'Polise gittik, gidin muhtara sorun dediler bize' diye. Ne söyledimse kadını ikna edemedim. Eşi sakin, efendi bir insandı, kadın konuşurken hiç sesini çıkarmadı. Baktım olmuyor, kadın laf anlamıyor; tepem attı. 'Başım kaşınsa kıçım, kıçım kaşınsa başım' deyiverdim kadına. Oradan nasıl kaçacağını bilemedi. Eşine dönüp, 'Bu adam deli galiba; kıçıyla başını bilmiyor. Nasıl yardım edecek bize.' dedi.
Yine bir gün, bir karı koca geldi, alışveriş yaptılar. Hesabı yaptım, aldıklarını topladım şu kadar eder dedim. Kadın şikayet etti, 'Çok pahalı' dedi. Adam, karısının yüzüne 'yapma' der gibi şöyle bir baktı ve çıkarıp parayı verdi.
Ben de kadına 'Hanımlar erkek işine karışmaz. Dua edin ki böyle bir efendiyle evlisiniz' dedim."
***
İbrahim Bey'den, bana biraz da kendinden, çocukluğundan söz etmesini istediğimde içini çekti...
"Okumadım Bilbay" dedi; "İlkokulu kitapsız kalemsiz bitirdim. Yoksulduk, çok sıkıntı çektik.."
Cebinden mendilini çıkardı, gözlerini sildi. Belli etmek istemedi ama sanırım gözlerinde yaş toplanmıştı.
" Koca oğlan olmuş daha sünnet olmamıştım" diye devam etti:
" Sünnetçiye verecek iki şilinimiz yoktu. Sonunda bulduk buluşturduk; sünnetçi Ali Dayı'yı çağırdık eve.
Ayyaşın tekiydi. Hep sarhoş gezerdi..."
İbrahim Bey'in sözüne karışmadan edemedim:
"İyi ki...."
Ne demek istediğimi anladı; "Bereket versin kazasız belasız atlattık" dedi.
Ali Dayı, ustura elinde kesmeye hazırlanırken babasına dönüp, "Maşallah, avucum doldu" demiş.
***
İbrahim Çolakoğlu dostumun yaşamı roman olur.
Öyle anıları, öyle nükteleri, öyle fıkraları var ki.
Bana Atatürk'le ilgili gerçek bir öykü de anlattı. Hiç bir yerde yayımlanmadığını söylediği çok ilginç bir hatırat.
Ama yerim elvermiyor; bir başka gün yazarım.
Aklıma gelmişken, sevgili Çolakoğlu'nun, meşhur Çoronik'le ilgili bir anısını da aktarayım size.
En başında yazmam gerekirdi ama atlamışım. Çünkü yarenliğimize Çoronik'ten söz ederek başlamıştık.
"Biliyorsun, her pazar nostaljik yazılar yazar, Lefkoşa'nın unutulmaz simalarından birini tanıtım; bu hafta sıra sende."dediğimde hemen Çoronik'le ilgili bir anısını anlatmıştı.
Çoronik bir gün elinde sepet Bandabuliya'ya alışveriş yapmaya gidiyormuş.
Asmaaltı'ndan geçerken, ikide bir yellendiğini duymuşlar.
Doğrudur, zaten öyle bir huyu vardı. Nerde olursa olsun, çekinmeden gaz çıkarırdı rahmetli.
Tabii sırf ona takılmak için "Nedir yaptığın Çoronik Efendi, ayıp değil mi sokak ortasında..." demişler.
Çoronik bu, altında kalır mı?
"Be pez........; ne karışıyorsunuz, görmüyor musunuz? Osurduysam sepetime osurdum."
Ne adamdı... Anıları anlatmakla bitmiyor.
***
Böylelikle bu haftaki nostaljik yolculuğumuzun da sonuna geldik.
Haftaya yeniden buluşmak umuduyla esen kalın.
|