|
Nerde o, yirmi paranın hesabının yapıldığı 1940'lı yıllar...
İngiliz'in bir Kıbrıs Lirası 20 şilin, her şilin dokuz kuruştu...
Ve her kuruş, yirmi para (1/2) ve on para (1/4) olmak üzere ikiye ya da dörde bölünebilirdi.
"Yirmilik" ve "Onluk" da denilen yirmi ve on paralar bile bozukluk sayılmazdı...
Değerliydi; alışverişlerde "Yirmi para ne ki, bu da benden olsun" diye bağışlanmazdı.
Çocuktum...
Bizim Samanbahça'ya gelen, İsmail Efendi diye bir yoğurtçumuz vardı.
Dükkanı, polisin ahırlarının da bulunduğu sokakta, arka giriş kapısının tam karşısındaydı.
Nefis koyun yoğurdunu ya dükkanına gider alırdınız ya da mahalleye gelmesini beklerdiniz. Her akşam üzeri el arabasıyla mutlaka gelirdi.
Üç kuruşluk, yarım şilinlik ya da bir şilinlik, iadeli toprak kasede almak istemiyorsanız, verdiğiniz tabağa yarım önge, bir önge, ne kadar isterseniz, titizlikle tartarak koyardı koyardı. Tabii önce, yine aynı titizlikte tabağın darasını (kap ağırlığını) bulurdu.
Bir gün kasede üç kuruşluk yoğurt almıştık. Babam çıkarıp iki buçuk kuruş vermiş, "Yarın kaseyi almaya geldiğinde yirmi parayı veririm" demişti..
İsmail Efendi, ertesi gün akşam üzeri kapıya geldiğinde babama seslenişi hiç aklımdan çıkmaz.
"O yoğurt kasesini...Hem da o yirmiliciği beyim!"
***
Cuma günü, iki hafta önce size eniştesi İbrahim Çolakoğlu'nu tanıttığım, Kıbrıslı Türklerin en eski terzilerinden biri olan, aile dostumuz Mustafa Çomunoğlu'nun evine gittim.
Onunla ne zaman bir araya gelsek, laf döner dolaşır eski günlere gelir ama bu kez doğrudan nostaljik bir sohbete girdik...
Eski Lefkoşa'nın ilk kebapçılarından meşhur Kebapçı Ahmet ve Kebapçı Ali Asaf'ı konuştuk.
İkisinin de; nice yıllara direnebilmiş, damları kiremitli, iki yana açılan tahta kapılı dükkanları Sarayönü'ndeydi. Ahmet Usta'nınki Kambilili taksi yazıhanesinin yanında, Ali Asaf Usta'nınki de Mecidiye Sokağı'nın girişinde köşe başındaydı.
Sonraları kebapçılık sokaklara da yayılmıştı. Sarayönü'nde, Bandabuliya'nın oralarda da seyyar kebapçılar vardı. Nefis şiş kebapları yaparlardı.
Hiç unutmam; kebabı nasıl istediğinizi sorarlardı. "Tek yağlı mı, çift yağlı mı?" diye.
Genelde bir şişin üzerine çok küçük parçacalar halinde iki et, iki kuyruk yağı dizerlerdi. Tek yağlı isterseniz üç et, bir kuyruk yağı... Ve tabii ki pidenin içinde; maydanozu, soğanı, domatesi yanında.
İlk ustası Değirmenlikli bir Rum olan Mustafa Bey, o zamanlar, yani 1940'lı yıllarda ikinci ustası Aziz Ali'nin Mecidiye Sokağı'ndaki dükkanında çalışıyordu. .
Mustafa Bey hemen her gün Kebapçı Ali Asaf'ın dükkanına gider ve hem kendisi hem de ustası için pidede
ciğer alırmış. Anlattığına göre, Ali Usta ciğeri, sallaklardan alır ve iki kuruşa satardı. Hem de pideye hep karaciğer doldururdu. Bir kuruş pide için, bir kuruş da ciğer için alırmış. Ne var ki ustası, her gün iki buçuk kuruşluk ciğer aldırırmış. Yani, pidesine fazladan yirmi paralık ciğer konulmasını istermiş. Epeyce zaman böyle gitmiş ama bir bakmış, ustası kendisinden şüphelenmeye başlamış. İki buçuk kuruşluk ciğeri o alıyor, iki kuruşluk ciğeri de ona veriyor diye.
Halbuki Mustafa Bey, kağıda sarılı ciğerleri dükkana götürürken, yanlışlıkla olsa bile karışmasın diye kendisininkini sağ elinde, ustasınınkini de sol elinde tutarmış. Ama gel de Aziz Ali Efendi'ye anlat. Bir gün Mustafa Bey'e, "Bundan sonra ciğerleri ayrı ayrı getireceksin. Önce, benimkini, sonra kendininkini." demiş.
O zamanlar paranın, yirmi paranın bile ne denli değerli olduğunu, insana neler yaptırabildiğini anlayabilir musunuz?
***
Hayatımda tanıdığım, ekmeğini hep alnının teriyle kazanan, kimsenin kuruşunda gözü olmayan en doğru, en dürüst insanlardan biri olan.Mustafa Bey'le yarenliğimizi daha sonra öteki komşu kebapçı Ahmet Usta'yı anarak sürdürdük.
Onun da şiş kebapları, ciğeri parmak yalatırdı. Sarayönü'nün bütün esnafının yanında avukatlar, hakimler de müşterisiydi. Dükkanının müdavimleri arasında Rumlar da vardı.
Meşhur Dellal Salim'in kardeşiydi Kebapçı Ahmet. Ben pek anımsamıyorum ama Mustafa Bey'in anlattığına göre, eşi "lokum" diye anılan çok güzel bir kadınmış. Daima iyi giyinir, yüksek ökçeli iskarpinlerle dolaşırmış. Saçları da kırmızıya yakın renkte, kıvırcık ve hep permalıymış. Bu yüzden adı "lokum"a çıkmış, lokum gibi bir kadınmış.
Bundan sonrasını Mustafa Bey'in ağzından dinleyelim.
"Kebapçı Ahmet'in Günay diye bir oğlu vardı. Motor meraklısıydı. Motor kiralar ve sürat yapardı. Bir gün, yedi dakikada Girne'ye gidebilirim diye bahse tutuştu ve yola çıktı.
Tesadüfe bakın o gün, babası Ahmet Usta, eşi "lokum"la birlikte Boğaz'da Süleyman'ın barındaymışlar. Tabii oğullarının Lefkoşa'da bahse tutuştuğundan ve Girne'ye doğru yol aldığından habersiz. Adam bir baktı yoldan
yıldırım gibi bir motor geçti. Hemen tanıdı oğlunu ve karısına dönüp, bu geçen, bizim Deli Günay'dı dedi...Kadın 'Neeee?'diye orada bayıldı.
***
Ahhh! O gençlik. delikanlılık yılları...
Kendimden bilirim...
Günay gibi, bir motosiklet kiralayıp hız yapma tutkum yoktu ama, arkadaşlarla neler yapmazdık ki.
Kebapçı Ahmet'in oğlu Günay, şımarık, hoppa ve de hovarda bir çocukmuş. Sık sık Rum tarafına gider, genelevlerin bulunduğu mahallelere takılırmış. Bir gün, herhalde kadın meselesinden olacak Rumlar bıçaklamış onu, yaralanmış... Ama polise ya da hastaneye gidecek yerde, kendisini bıçaklayanın peşine düşmüş. Ve bu davranışı hayatına mal olmuş. Sokak sokak dolaşarak Rum'u ararken kan kaybından ölmüş.
***
Kebapçıları konuşurken laf haliyle mangaldan, kömürden açıldı.
Kömür her evin, her aşçının ve kebapçının vazgeçilmezleri arasındaydı.
Hatta terziler bile dükkanlarında kömür bulundurmak zorundaydı. O zamanlar ne gezerdi elektrikli ütü. Ütüler kömür ateşiyle ısıtılırdı.
Kömürcüler kışta daha çok iş yapardı. Boş oturdukları pek görülmezdi.
Eli yüzü muza, hep siyahlar içinde anımsadığım Kömürcü Ramiz, evinde stokladığı kömürleri el arabasıyla dükkanlara evlere taşırdı.
Mustafa Çomunoğlu dostumun anlattığına göre, Ramiz Bey gibi iyi iş yapan bir kömürcü daha vardı. Eniştesinin amcası Kömürcü Cemal. Ben onu tanımadım. Kış yaklaştığında, yeterli kömür alabilmesi için oğlu ödünç para verirmiş Cemal Usta'ya. İyi para kazanır ama nerde sabah orda akşam har vurup harman savururmuş. Bu yüzden Cemal Usta ödünç aldığı parayı oğluna geri ödemezmiş.
Kömürcü Cemal, bir pazar at koşularından 120 Kıbrıs Lirası kazanmış. Ve ilk iş olarak ne yapmış biliyor musunuz?...
Oğlunu kastederek, "Siz yemesini bilirsiniz de ben bilmem ha" diyerek, Mehmedaliler'i, Altıparmak'ı, Nadide'yi çağırmış ve o güne kadar görülmemiş bir eğlence düzenlemiş. Üç gün üç gece yemişler içmişler; çalmışlar oynamışlar.
Sonuçta elinde kuruş kalmamış, kömür almak için yine oğluna avuç açacak hale gelmiş.
Mustafa Bey'in söylediğine göre o zamanlar o parayla üç havlu ev yapılırmış.
***
Mustafa Çomunoğlu dostumla bir saati bulan yarenliğimizde daha neler konuşmadık, eskilerden daha kimleri anmadık ki.
Ama bugünlük de bu kadar diyerek, gerisini önümüzdeki haftalara bırakalım.
Yeniden buluşmak umuduyla sağlıcakla kalın...
Yüzünüzden tebessüm, yüreğinizden sevgi eksik olmasın.
|