|
1949 yılından beri duvarında "İskemleci Nevzat Salih" yazılı dükkânına girdiğimde onu bıçkı makinesinin başında buldum.
Hayret ettim!
Sanatını çoktan oğullarına devrettiğini, artık bir köşede istirahata çekildiğini sanıyordum.
Yanılmışım...
Elli dokuz yıldır dükkânının girişinde silinmeden duran o yazıdan bu sanatın tarihe karışmadığını, Nevzat Usta'nın
ömrünü verdiği mesleğinden kopmadığını, işini aynı merak ve titizlikle sürdürdüğünü anlamalıydım.
Yeniden boyanmadığı, üzerinden fırçayla hiç geçilmediği halde nasıl olmuş da o yazı acımasız zamana yenik düşmemiş.
O yazıyı o zamanlar Nevzat Usta'nın kardeşi Ramadan Bey yazmış.
Yıllara meydan okuyor...
"Bu sanat ölmedi; Nevzat Usta hâlâ burada, dimdik ayakta" diye haykırıyor sanki.
Nevzat Usta'nın arkası kapıya dönüktü, beni görmedi.
Onu her zaman öyle gördüğüm gibi, kulağının arkasında bir kurşun kalemi, gürül gürül çalışan ancak sadece titreşimini duyumsayabildiği makinede, büyük bir itinayla sandalyelerin çatısını oluşturacak kereste parçalarının doğramasını yapıyordu.
.Yaklaştım, döndü baktı ve sanırım hemen tanıdı beni.
Gülümseyerek elimi sıktı ve dükkânın arka tarafına geçmemi işaret etti.
1933 doğumlu, yetmiş beş yaşında ama çocukluğumdan beri onu tanıdığım gibi...
Maşallah pek değişmemiş, Allah ömürler versin sağlığı, gücü yerinde.
Beş yaşından beri işitme engelli olması, konuşamaması, sanatkârlığını sürdürmesini, adanın tartışmasız en usta sandalyecisi unvanını hâlâ elinde bulundurmasını engelleyemedi.
***
Eviyle bitişik dükkânının atölye olarak kullanılan arka tarafına geçtiğimde iki oğlunu Özkan Bey'le Mehmet Bey'i, sandalyeler üzerinde çalışırken buldum.
Babalarının ustalığıyla sazları, buğday kalemlerini büküyor ve daha önceden çatılmış ahşap sandalyelerin üzerine örüyorlardı.
Çok geçmeden Nevzat Usta da doğrama işini bırakıp yanımıza geldi.
Özkan Bey'e, babasına, beni tanıyıp tanımadığını sormasını istedim.
Dudak hareketleri ve el işaretleriyle sordu ve vücut dilini çok iyi kullanan Nevzat Usta'nın verdiği yanıtı anladım.
Ellerini gözüne yaklaştırarak fotoğraf çeker, deklanşöre basar gibi bir hareket yaptı ve "Tanımaz olur muyum? Foto Bilbay" dedi adeta.
Beni tanıdığına sevindim...
Yanına gittim ve sevgiyle sarıldık birbirimize.
Bir takım el işaretleriyle; bir zamanlar çok güçlü olduğunu, eliyle bir vuruşta sandalyelerin iki iç parçadan oluşan arkalıklarını kırabildiğini anımsatmak istedim ona. Anladı ve "Hâlâ ellerim güçlü" dercesine elini uzattı bana. Avucunun, serçe parmağın bulunduğu yan tarafına dokundum; sertleşmiş, nasırlaşmış.
Elimle 'ne güzel' işareti yaptım, omzunu sıktım; hoşuna gitti, mutlu oldu.
***
Günümüzde "Öke" soyadını kullanan iskemleci Nevzat Usta için çok yazıldı çok çizildi.
Onun başlı başına bir romana konu olabilecek ilginç yaşamını, onunla ilgili anılarımı anlatmazdan önce tek bir cümleyle özetleyecek olursam; acı yazgısıyla daha beş yaşındayken yüzleşen bu güzel insanımızın övgüye değer örnek bir kişiliğe sahip olduğunu söyleyebilirim. Yaşam mücadelesinde önüne çıkan tüm engelleri, sıkıntıları aşmasını bildi. Usta bir sanatkâr oldu. Evlenip çoluk çocuğa kavuştu, çocuklarını okuttu, yetiştirdi. En büyüğünü o amansız hastalıktan yitirdiği üç oğlundan ikisi iyi birer meslek sahibi olarak bugün babalarıyla gurur duyuyor. Boş zamanlarında ona yardımcı oluyorlar.
Özkan Bey bankacı, Mehmet Bey İngilizce öğretmeni. Allah gani gani rahmet eylesin Salih Bey de ilkokul öğretmeniydi.
***
Nevzat, Baf'ın İstinco (Tabanlı) köyünde dünyaya geldikten beş yıl sonra menenjitten işitme ve konuşma duygularını yitirdiğinde; yaşamının daha yeni başladığını, ileriki yıllarca önündeki tüm zorlukları kolayca aşabileceğini ve bir gün "İskemleci Nevzat Usta" olarak Türk, Rum tüm Kıbrıslıların kendisinden övgüyle söz edeceği usta bir sanatkâr olacağını nerden bilecekti.
13 yaşındayken ailesiyle birlikte Lefkoşa'ya gelip berber çırağı olarak yaşama atıldığında da habersizdi iskemleciliği ömür boyu meslek edineceğinden.
Berber Ali Efendi'nin yanında çıraklığa başladıktan kısa bir süre sonra bu işin kendine göre bir iş olmadığını anladı.
Özkan Bey'in anlattığına göre, zaten berberliği sevmedi; müşterilerin kendisine verilen üç beş kuruş bahşişe ustası
el koymaya başlayınca tepesi attı, bıraktı işi.
Burada hemen belirteyim; dükkânı o zamanlar Girne Sokağı'nda polisin karşısında olan Berber Ali Efendi bizim de berberimizdi. Babamı, beni, kardeşlerimi hep o tıraş ederdi.
Özkan Bey, babasının berberliği bırakmasını biraz da asabi oluşuna bağladı. Nevzat Usta gerçekten biraz asabiydi ama kimseye zararı dokunmazdı. Yeter ki, yok yere birisi onu sinirlendirmesin, canını sıkmasın; hemen köpürürdü. Çocukluğundan belleğinde kalan bazı sözcükler ve bir takım ağız, el kol hareketleriyle veryansın ederdi karşısındakine. Bu yüzden, Özkan Bey'in söylediği gibi, birilerini usturayla tıraş ederken, şu ya da bu nedenle sinirlenmiş ve adamın bir yerlerini kesmiş olabilirdi.
***
Nevzat Usta'yla Mulla Hasan'ın kahvesinde sık sık buluşurduk. Yukarıda da söz ettiğim gibi, sağlam, geniş omuzlu, güçlü bir adamdı. Yakışıklıydı da... Bana ve sevdiği bütün insanlara gülümseyerek selam verir, sevgi ve saygı gösterirdi. Ve inanamayacaksınız çok zeki bir insandı. Matematiği kuvvetliydi.
Kahveye geldiğinde, yanına oturduğu bir grubun ne konuştuğunu, neyi tartıştığını, insanların dudak ve el kol hareketlerinden anlar, bazen vücut dilini kullanarak o da görüşlerini ifade etmeye çalışırdı.
Onun için güçlü dedim... Oğlu Özkan Bey de beni doğruladı; teslim edilmeye hazır sandalyeleri çoğu zaman kendisi müşterisinin ayağına götürür ve taşıma aracı olarak bisikletini kullanırdı. Bir eliyle bisikletin dümenini tutar, öteki eli ve omzuna büyük bir ustalıkla yerleştirdiği, abartmayım ama yirmi sandalyeyi taşırdı. Bu miktarda olmasa da bisikletin üzerinde en az beş altı sandalyeyi taşıdığını çok gördüm.
Nevzat Usta, mesleğindeki ustalığının yanında, başka sandalyecilerin yaptığı sandalyeleri, düşük kalitede olduğunu kanıtlamak için ellerlini kullanarak kolayca kırmasıyla da ünlenmişti. Kahvede ya da başka bir yerlerde, zaman zaman iddia üzerine, eline bir sandalye alıp sağ eliyle bir vuruşta sandalyenin arkalığına yatay olarak yerleştirilmiş İsveç kerestesi ahşap dilimleri çatır çatır kırardı. Birkaç kez tanık oldum.
Özkan Bey anlattı...
Bir zamanlar yazlık Taksim Sineması'nın sahibi İbrahim Bey, sineması için sandalye yaptıracakmış. Nevzat Usta dahil sandalyecilerden teklif almış. Tümü tanesi on şilinden teklif verirken Nevzat Usta on iki şilin demiş. Tabii
İbrahim Bey, sandalyeleri ona yaptırmak istediğinden, fiyatı on şiline düşürmesini istemiş. Ancak Nevzat Usta, kendisinin işinin daha kaliteli olduğunu söyleyerek fiyatı düşmemiş ve ne yapmış biliyor musunuz?
Öteki sandalyecilerin örnek olarak getirdiği sandalyelerin arkalıklarını birer vuruşta tuzla buz etmiş. "Bakın onların yaptığı sandalyelere" diye. Ancak gücünü kendisinin getirdiği sandalye üzerinde denememiş. Oradakiler de zaten bunu istememişler ondan. Deneseydi belki de kırardı ama ya mahcup olmak istemedi ya da elinin yaralanmasından korktu.
Bir başkası anlattı... Bir gün de başka sandalyecilerin yaptığı birkaç sandalyeyi bir duvara savurmuş tümü tuz buz olmuş, aynı şekilde kendisinin yaptığı sandalyeyi test etmiş, sapasağlam kalmış.
***
Özkan Bey babasıyla ilgili bir anısını daha anlattı...
1960'lı yıllarda bir yaz günü öğle saatlerinde dükkânında çalışıyormuş..
Tabii o zamanlar, günümüzde olduğu gibi bıçkı makineleri falan kullanmıyordu.
İşini hep el testeresi, keser falan gibi aletlerle görürdü.
Yaz ayları ya, sıcak herkes öğle uykusunda. İş yerleri yasa gereği saat 13.00 ile 15.00 arasında kapalı olurdu.
Nevzat Usta dükkânı kapatmamış ama gürültü çıkarmamak için kesme, çakma işi yapmıyormuş. Sadece sandalyelerin oturak kısmına bükülmüş sazları örüyormuş.
Birden kapıda belediyenin bir adamı belirmiş ve Nevzat Usta'ya "Dükkânı hemen kapat, yasaktır."demiş.
Nevzat Usta, "dilinin döndüğünce" ve el kol hareketleriyle adama gürültü çıkarmadığını, sadece örme işi yaptığını, sandalyeleri acele teslim etmesi gerektiğini anlatmaya çalışmış ama adama söz geçirememiş.
Koyu esmer birisiymiş belediye memuru, Arap diye hitap ederlermiş ona. Kapatır mısın kapatmaz mısın derken adam Nevzat Usta'nın üzerine yürümüş ve yürüdüğüne yürüyeceğine bin pişman olmuş. Nevzat Usta öyle bir tokat vurmuş ki "Arap"a yolda iki takla atmış!
***
Onunla ilgili anlatacak daha çok şey var ama yerim yetmiyor.
Köşemdeki fotoğraflardan birinde Nevzat Usta yıllarca önce işinin başında; birkaç gün önce çektiğim diğerinde ise oğulları Özkan Bey ve Mehmet Bey'le birlikte çalışırken görülüyor.
Bu haftalık da bu kadar diyelim...
Gelecek pazar bir başka nostaljik yazıda buluşmak umuduyla esen kalın.
|