|
Eski Lefkoşa'nın unutulmaz tipleri arasında "Köpekçi Ahmet" olarak bilinen bir adamcağız da vardı.
Aradan uzun yıllar geçmesine karşın onu daha dün görmüşüm gibi boyu posu, yüzü hala gözlerimin önünde!
Belediyede çalışırdı...
Kısa boylu, ufak tefek bir adamdı.
Yer yer kırmızımsı lekeli elleri çoğu zaman yara bere içinde olurdu.
Ama onu tanıyanlar ellerinin o haline şaşmazdı. Bunun mesleğinden kaynaklandığını bilirdi. Çünkü tek işi, Lefkoşa'nın başıboş köpeklerini avlamaktı.
Ve işindeki büyük ustalığına karşın bazen ellerini azgın köpeklerin dişlerinden kurtarmayı başaramazdı.
Bizim Samanbahça'ya haftada ya da on beş günde bir gelirdi anımsadığım kadarıyla.
Belediyeye ait, üstü kapalı, demir parmaklıklı katır arabasında bir Rum arkadaşıyla birlikte görev yapardı.
Mihaili arabayı sürerdi, kendisi de köpek yakalardı.
Onun mahalleye geldiğini köpeklerin sürekli havlamasından, oraya buraya kaçışmasından anlardık.
Ucunda yuvarlak demir bir çerçeveye geçirilmiş ağ bulunan sırığı eline alıp gözüne kestirdiği hayvana sessizce yavaş yavaş yaklaşmaya çalışırken, eğer köpek mahalleye yeni gelmişse ve onun kokusunu daha önce almamışsa ağa düşmekten kurtulamazdı. Onu tanıyan köpekler ise,"Gene mi sen, bulduk belamızı!" dercesine hep bir ağızdan havlardı.
1940'lı, 50'li yıllarda insanlarda günümüzde olduğu kadar köpek besleme merakı yoktu.
Başta, şimdiki halinden eser olmayan Köşklüçiftlik Çiftlik bölgesi ve o bölgede bulunan tabakhane civarı, Ortaköy'deki salhanenin etrafı olmak üzere her taraf başıboş köpeklerle doluydu. Bazen sokaklarda sürüler halinde dolaşırlardı.
***
Cuma günü, sevgili dostum Mustafa Tünay Onbaşıoğlu'yla bir araya geldik.Kahve içtik, biraz lafladık.
Daha önce de yazmıştım; ona herkes gibi ben de hep Tünay Usta diye hitap ederim. Çalışkan ve yaratıcıdır,
Elinden her iş gelir.
O zamanlar karma olan, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların birlikte çalıştığı "Lefkoşa Belediyesi"nde görevliydi. Yıllarca temizlik şubesi memuru olarak hizmet verdi. Kardeşi Eşref Onbaşıoğlu da şubenin şef muaviniydi. Belki de anımsayacaksınız; bir pazar yazımda, Eşref Bey'in inanılmaz piyango merakını anlatmıştım size.
- Köpekçi Ahmet'i hatırlarsın her halde, dediğimde, "Hatırlamaz olur muyum? İşinin ehliydi, en azgın köpekler bile elinden kurtulamazdı. En azından üç beş köpek yakalamadan dönmezdi" dedi Tünay Usta..
Anlattığına göre köpekçi Ahmet, Tanti'nin Hamamı'nın oralarda otururmuş ve onun yüzünden o bölgede başıboş dolaşan köpek hemen hemen hiç görülmezmiş. Her gün ayrı bir bölgede köpek avına çıkarmış. Yakaladığı ve ağın içinde havlayan, saldıran köpekleri arkadaşı Mihaili'nin yardımına gerek duymadan köpek arabasına taşırken, "Bakın nasıl başardım, ne azgın köpek yakaladım" dercesine böbürlenirmiş.
Gerçekten de öyleydi; kendinden emindi, tavırlarıyla "Bu işi benden daha iyi yapabilecek biri yoktur" derdi adeta.
Burada hemen bir parantez açarak söyleyeyim. Çocuktum ve çok acırdım o hayvanlara. Ahmet'in elinden kurtulmaları için dua ederdim. Hele ağın içinde küçük, uysal, hiç sesini çıkarmadan mahzun mahzun etrafına bakınan köpekler gördüm mü içim ezilirdi.
Kurtulmalarını isterdim ya, bazen tam arabaya konulacakları sırada Ahmet ile Mihaili'nin elinden kurtularak jet hızıyla kaçanlar da olurdu. Ve köpekçi Ahmet, "Tuh be, nasıl da kaçtı" diye hayıflanırdı.
-Yakalanan köpekleri, sahibi gelir alır diye bir gün bekletirdik, sonra itlaf ederdik, dedi Tünay Usta. Yöntemini anlattı ama yazmayayım.
***
Köpek avına senin de çıktığın oldu mu?, diye sorduğumda unutamadığı bir anısını anlattı. Ağzından dinleyelim:
-1949 yılında, ya da 50'li yılların başında, başıboş köpeklerin ağla yakalanmasından vazgeçildi. Köpekleri belediyenin gözetiminde polisler vurmaya başladı. İki polisle birlikte genellikle ben çıkardım göreve. Hangi köpeğin vurulacağına ben karar verirdim. Polis genel müdürü İngilizdi, Sarayönü'ndeki polis merkezinin başında da Kiryakos isimli bir Rum vardı.
Bir gün, iki polis Yavaş Ahmet ve Zavros adında bir Rumla birlikte göreve çıktık. Köpek vuracaktık. Köşklü Çiftlik bölgesine gitmiştik. Ama bilirsin, o zamanlar o bölgede şimdiki halinden eser yoktu. Dere boyunda tabakhane, mandıralar, barakalar falan vardı. İngilizlerin golf kulübüne (Nicosia Club) Köşklü Çiftlik tarafından gidilen yol derenin içinden geçerdi. Hala o yol öylece duruyor. Yola inerek karşı tarafa geçtik. Tam köşede İngiliz polis kumandanının, bahçeli, bakımlı güzel bir evi vardı. Birden bire bizim Zavro silahını doğrulttu ve eve doğru ateş açtı. Vre Zavro di egames, ise bello vre? (Ne yaptın be Zavro, deli misin be sen?) diye bağırdım. 'Köpek gördüm' dedi. Meğer kumandanın bahçede bulunan köpeğine ateş açtı ve hayvanı vurdu...
O evin kumandanın evi olduğunu bilmiyordu."Aman Allahım! Ne yapacağız şimdi, boku yedik" dedim yanımdaki Yavaş Ahmet'e. Yavaş Ahmet hemen 'Ben ateş açmadım. Benim suçum yok' dedi.
Anlattığına göre, kumandanın karısı hemen evden çıkmış, sinir içinde karşılarına dikilmiş ve İngilizce veryansın etmeye başlamış. "Bahçede olsam beni de vuracaktınız. Buradan kımıldamayın" demiş ve içeriye koşarak polis genel müdürü eşine telefon etmiş. Aradan on beş dakika geçmeden son hızla gelen bir polis arabası tam yanlarında durmuş ve içinden çıkan polisler kendisini, Yavaşa Ahmet'i ve elinde silah Zavro'yu 'derdest' ederek yaka paça Sarayönü polisine götürmüş.
Tünay Usta hikayenin devamını şöyle anlattı.
- Zavro'yla anlaşmıştık, Yavaş Ahmet'e de söyledik. Köpeğin sokakta olduğunu, vurulduktan sonra bahçeye kaçtığını söyleyecektik. Ama ne söylediysek polisleri ikna edemedik. Üçümüzü de ayrı ayrı hücrelere soktular. Bir ara tanıdık bir polisten, bizim amir Yorgos Rasgalos'a durumu bildirmesini istedim. O da hemen belediye reisi Temistokleus Dervis'i aradı. Biz hücredeyken bir ara bir ses duydum. Bu Dervis'in sesiydi. Polislere 'Ne hakkınız var adamlarımı derdest etmeye" diye bağırıyordu. Sonuçta üç saat hücrede kaldıktan sonra serbest bırakıldık. Çok korkmuştuk. İngiliz kumandan, köpeğini evin bahçesinde değil sokakta vurduğumuza ikna olmuştu. Ama yine de dikkatli olmadığımız için kızgındı. Çünkü köpeği tasmalı ve ruhsatlıydı. Buna rağmen nasıl olduysa bizi affetti. Tünay Usta'ya, "Biliyorsun; Rumca 'zavro' sözcüğü Türkçede 'eğri' anlamına gelir. Eğri meğri ama bak sen, köpeği
doğru nişanladı ve bir atışta vurdu." dedim; "Yaaa! Güzel bir köpekti ve kaşla göz arasında vurdu hayvanı." dedi.
Yıllar sonra bir gün, Güney'de açılan "Kıbrıs Fuarı"nı geziyormuş Tünay Usta. Ansızın arkasından bir el uzanmış
Omzuna, Dönüp bakmış Zavro karşısında duruyor. Ama polis olarak değil, bir kaymakam olarak. Polislikten Limasol Kaymakamlığına terfi ettirilmiş. Sarılmışlar birbirlerine. Köpek avına çıktıkları günleri yad etmişler.
- Hatırlan be gumbare; kumandanın köpeğini vurmuştun, bizi içeri atmışlardı, demiş Zavro'ya...
- Yavvole be Tünay, ödüm kopmuştu, iyi kurtulduk, demiş Zavro.
***
Polis Yavaş Ahmet Samanbahça'da kalıyordu. Hani size anlatmıştım ya; arkadaşlarla top oynarken topumuz zaman zaman evinin avlusuna düşerdi ve bir gün elimizden usanmış olacak ki, topu patlatarak bize geri atmıştı.
Tünay Usta bir gün yine Yavaş Ahmet ve Zavro'yla birlikte köpek vurmaya çıkmışlar. Yenişehir bölgesinde dolaşırlarken Yavaş Ahmet'ın karşısına bir köpek çıkmış. Yavaş Ahmet hemen silahını doğrultmuş ve "Tünay Bey; bu köpek bana gülüyor" demiş. Sonra da basmış tetiğe, ama şaşmalar bir evin penceresinin camlarından girmiş arka pencerenin camlarından çıkmış. Ev sahibi pür ateş sokağa atılmış. Özür dilemişler adamdan, zarar ziyanını karşılamışlar.
-On, on beş köpek vurmadan daireye dönmezdik... Üç dört tane de vursak, verdiğimiz raporlara on beş tane vurduk diye yazardık, kim anlardı, dedi.
***
Şimdi yazacaklarıma inanamayacaksınız.
Tünay Usta'yla belediyeyi, köpekleri falan konuşurken söz tabakhaneden, tabak ya da sepici olarak bilinen dericilerden de açıldı.
Köpeklerin vurularak telef edilmesine tabakhane işletmecileri, tabaklar karşıydı. Çünkü köpeklerin dışkısı onların işine yarardı. O zamanlar ilkel metotlarla hayvan postlarının işlenerek deri ya da meşin haline getirilmesi sırasında bazı kimyasalların yanında köpek dışkısından da yararlanılırdı. Ve fakir insanlar, dericilere satmak için ellerinde birer maşa sokaklarda köpek dışkısı aramaya çıkardı.
Köpeklerin azalması ne tabakların ne "dışkı toplayıcılar"ın işine gelirdi.
Bir zamanların çok yoksul insanlarının ekmek parasını çıkarmak için böylesine pis ve tiksindirici bir işe bile razı olabildiğini düşünebilir miydiniz?
Ne zorluklar aşarak, ne badireler atlatarak gelmişiz bu günlere toplum olarak.
Ama genç nesil bunları nerden bilecek. Anlatmaya kalksanız gülüp geçerler.
Haksız da değiller hani...
Dün dündü, bugün de bugündür
Ve bugünlük de bu kadar diyelim.
Haftaya bir başka nostaljik yolculukta yeniden buluşmak umuduyla esen kalın.
|