|
Nostaljik yazılarımda çoğunlukla Lefkoşa'dan söz etmemden umarım sıkılmamışsınızdır.
Ne yapayım; çocukluğumdan beri bu kentte yaşıyorum.
Anılarımı bu kent barındırıyor.
Bu yüzden 'eski Lefkoşa'da...' diye tutturmuş gidiyorum
Aslına bakarsınız sıkıldığınızı sanmıyorum ama yine de sorayım dedim.
Oysa, yurt içi ve yurt dışından aldığım olumlu tepkiler, bu konuda kuşku duymama yer bırakmıyor.
Bu vesileyle siz değerli okurlarıma bir kez daha içtenlikle teşekkür eder, sevgi ve saygılarımı sunarım.
***
Evet; bugün yine yıllar öncesinin "şeher"inde bir gezinti yapacağız. Size, 40'lı, 50'li yılların Lefkoşa'sının bahçelerini ve bu bahçelere hayat veren insanlarımızı anlatacağım...
Günümüzde en küçük bir izi bile bulunmayan, yerlerini beton yığınlarının aldığı çok sayıda bahçe süslüyordu bu kenti. Eşeklerin çevirdiği dolap kuyularından elde edilen suyla sebze meyve yetiştirilirdi. Zerre kadar tarım ilacı kullanılmadan, tümüyle doğal bir ortamda. Zaten sera mera ne gezerdi eskiden; her şey mevsiminde yetiştirilirdi. Düşünün artık o sebzelerin, meyvelerin mis gibi kokusunu, doyumsuz tadını.
Hiç unutmam salatalıklar tane ile satılırdı. Her birinin boyu yaklaşık otuz santimdi. Birisi bir salatalığa ya da domatese diş atmaya görsün birkaç metre uzaktan kokusunu duyardınız. Şimdi teneke kutularda ya da kavanozlarda aldığımız domates salçasının, kendi elleriyle alasını yapardı insanlar. Tahta teknelerde, iyice olgunlaşmış domatesler sıkılır, hiç bir katkı maddesi kullanılmadan salça haline getirilerek kış için kavanozlara doldurulurdu. Yaz tatillerinde bir aylığına ailece Lefke'ye gittiğimizde, Lefke Bandabuliyası'nda manav olan dedemin getirdiği domatesleri nenemin nasıl salçaya dönüştürdüğünü ilgiyle izlerdim.
Neyse konuyu dağıtmayalım, bahçelere dönelim...
***
Sebze meyvenin yanında her türlü çiçeğin de yetiştirildiği bahçeleriyle adeta cennetten bir köşeydi Lefkoşa.
Hemen hemen her bölgede, her mahallede olduğu gibi camilerin de bahçeleri vardı. Bu ibadet yerlerimizin önünden geçerken çiçek kokuları, karanfiller, güller, zambaklar ruhunuzu okşardı.
Nerde şimdi o güzelim mekanlar...
Nerde Kuru Çeşme'de Karakaş Bahçesi olarak da bilinen Aşık Hüseyin'in bahçesi...
Hani nerde Yenicami'nin oralarda, günümüzde Atatürk İlkokulu'nun bulunduğu yerdeki Mevlid'in Bahçesi...
Ya Çağlayan bölgesinde, yazlık sinemaların bulunduğu yolun başındaki Şakir'in bahçesi...
Eski Zafer Sineması'nın bulunduğu yerde; hayvanlar için drifil de ekilen, bir köşesinde iplik boyacılığı yapılan Maronit'in Bahçesi...
1960'lı yıllarda şehitlerimizin gömüldüğü, adı günümüze kadar gelen Tekke Bahçesi...
Ömerge'de, eski elektrik fabrikası civarındaki Arap Osman'ın Bahçesi...
Saymakla bitmez...
Tahtakale mahallesinde Mağusa Kapısı surları üzerinde bile güzel bir bahçe vardı. Yaşlı, bakıma muhtaç insanların barınaklarının da bulunduğu o bahçede adanın en güzel narları yetiştirilir, herkesin alabileceği fiyatlarda satılır ve elde edilen parayla o insanların ihtiyaçları sağlanırdı.
Tahtakala Camii'nin bahçesi ise erikleriyle ün yapmıştı.
Güney Kıbrıs'ta kalan Bayraktar Camii'nin, yakın geçmişe kadar izlerini görebildiğimiz bahçesi ise meyveleri ve nadide çiçekleriyle Lefkoşa'nın en güzel, en alımlı mekanıydı..
Kime sorduysam, bilmediğim, duymadığım yeni bahçeler ekledi saydıklarıma.
Neden bu kadar çok bahçe vardı Lefkoşa'da?
Neden olacak; hava temizdi, toprak bereketliydi, nereyi kazsanız su fışkırırdı.
Bazı bahçelerdeki dolap kuyularının yanında çoğu bölgelerde yel değirmenleri, kimi evlerde el dolaplarıyla kova sarkıtılarak su çekilen kuyular vardı. Ve bazı kuyuların suyu, günümüzde pet şişelerde, damacanalarda satılan kaynak sularını aratmayacak hafiflikte ve 'şeker gibi'ydi.
Bahçesiz, çiçeksiz ev düşünülemezdi; insanlar yeşille, bağ bahçeyle özdeşleşmiş haldeydi. Asmalar, dutlar, yenidünyalar, evlerden sokaklara taşardı...
***
İnanamayacaksınız ama evlerdeki su kuyuları sıcak yaz aylarında buzdolabı olarak da kullanılırdı!
Lefkoşa'da, günümüzde Maliye Bakanlığı'nın bulunduğu alanda buz fabrikası vardı. Seyyar buzcular, evlerine o zamanlar lüks sayılan tahtadan yapılmış sözde buzdolabı alabilenlere isteğe göre bir kalıbı yarım ya da "garto" diye tabir edilen dörtte bir parçaya bölerek buz satardı. Ama çoğu insanlar, evlerindeki su kuyularını buzdolabı yerine kullanırdı. Etini, yemeğini bozulmaması için lengerlerle (kovalarla) kuyuya sarkıtır, orada muhafaza ederdi. Hellim, nor gibi gıda maddeleri de yüksekçe bir yere asılan telli dolaplarda saklanırdı. Karpuz kavun soğutulmadan yenir mi? Bu güzelim yaz meyveleri de, ya kuyularda ya da akşam serininde avluya açılan pencerelerin pervazına bırakılarak soğutulurdu. Olacak iş miydi demeyin, oluyordu işte. Buz gibi soğurdu meyveler.
Rivayet edilirdi ki, bir zamanlar Lefkoşa'nın nereye kurulacağının belirlenmesi için ilginç bir araştırma yapmışlar. Muhtelif yerlere yerleştirilen çatallı değnekler üzerine ciğer asmışlar. Sabaha kadar ciğerler bozulmuş, kokmuş. Lefkoşa'nın surlar içinin bulunduğu yeri, aynı yöntemle denemişler ve ciğerlerin buzdolabından çıkmış gibi tazeliğini koruduğunu görmüşler. Ve "Tamam işte Lefkoşa buraya kurulacak" demişler. Gerçek mi acaba? Ama niye böyle bir şey uydurulmuş olsun ki?
***
Bahçecilerimizi unuttuk. Biraz da onlardan söz edeyim size.
Çoğunu bilmezdim, adlarını duyardım hep. Çağlayan'daki bahçeci Şakir ile Kuru Çeşme'deki Aşık Hüseyin'i ise, çocukluğumda, gençlik yıllarımda tanıdım. Bahçelerinin yanında durur ve ne yaptıklarını ilgiyle izlerdim.
Çok meraklıydılar, gözü gibi bakarlardı bahçelerine. Yazlık Halk Sineması'na film izlemeye giderken Şakir Bey'i hâlâ bahçesinde uğraşırken görürdüm. Su biriktirdiği büyük bir havuzu vardı bahçesinin yola bakan kenarında, bir borudan sürekli su akardı havuza. Havuzun duvarlarının üzerinde, müşteri çekmek için yetiştirdiği sebzeleri sergilerdi. Haydarpaşa İlkokulu'na giderken de Aşık Hüseyin'i, bir yerlere götürmeye hazırlandığı, maydanoz, marul, kereviz, golyandro gibi sebze demetleriyle görürdüm.
Cuma günü, bahçecilerle ilgili biraz daha bilgi edinebilmek için evinde ziyaret ettiğim Mustafa Çomunoğlu dostum anlattı. Bahçeci Şakir'in babası şeyhmiş. Mevlevi Tekkesi'ndeki semah gösterilerine katılırmış. "Sanırım kendisi de gider dönerdi, sema yapardı" dedi.
Bahçeci Mevlid ise içkiye düşkünmüş, zivaniyaya bayılırmış. Mevlid, hemen her gün sabah saatlerinde İbrahim Çolakoğlu'nun "Kanaat Bakkaliyesi"ne satması için yetiştirdiği sebzelerden götürür bırakırmış. Öğle vakti gelince de damlarmış dükkana hesaplaşmak için, Ama çoğu zaman zivaniyayla keserlermiş hesabı. Mevlid, para yerine zivaniyayı tercih edermiş.Alacağı kaldıysa akşam da gidermiş oraya ve "Hade doldur bakalım" dermiş. Tabii yanında bademli üzüm sucuğu ve köfter.
***
Lefkoşa'nın bahçelerinin, bahçecilerinin hikayesi bitmez. Ama nereye sığdırayım ki...
Kuraklığın, susuzluğun konuşulduğu bu günlerde isterseniz biraz daha artık sadece anılarda kalan Lefkoşa'nın temiz havasını, suyunu konuşalım.
"Anemomilyo"yu hiç unutmam. Türkçe'de "Yel değirmeni" anlamına gelen "Anemomilyo", Güney Kıbrıs'ta, Kanlıdere'nin kıyısında; soğuk, tatlı, doyumsuz suyuyla Kıbrıslı Rumlar kadar Kıbrıslı Türklerin de yaz aylarında uğramadan edemediği bir yerdi. İnsanlar ailece oraya gider, borulardan sürekli akan o sudan kana kana içer, ayrılırken de, o zamanlar "bardak" dediğimiz toprak testilerini doldururdu. Parasız tabii, istediğin kadar su al, kuruş ödemezdiniz.
"Anemomilyo"yu görüntüleyen köşemdeki fotoğrafı sevgili dost, araştırmacı-yazar Altay Sayıl verdi. Leon Efendi diye anılan bir Ermeni vardı orda. Şarıl şarıl suları, sakin ve huzur verici havasıyla bir dinlenme yeriydi. Sanırım Kıbrıs'a özgü bir şeyler de satardı Leon Efendi. Küçük, yeşil turunç macunları lezizdi... Annem babamla giderdim oraya ve inanır mısınız, manzarası hâlâ gözlerimin önünde...
***
Ne olurdu zaman hiç geçmese, güzellikler hiç bitmese; zaman çağlayanı bu denli hızlı akmasa...
Ne olurdu Lefkoşa'nın dört bir yanı şimdi de bahçelerden, meyve ağaçlarından, çiçeklerden geçilmese...
Ne olurdu her taraftan buz gibi, berrak sular dökülse...
İçimi çektim birden...
Yüreğime ince bir sızı geldi...
Geçmişe özlemdendir bu...
Her insan yaşıyordur ve yaşayacaktır bu duyguyu.
Neyse; bu günlük de bu kadar diyelim....
Haftaya bir başka nostaljik yolculukta yeniden birlikte olmak umuduyla esen kalın.
Ne kaldıysa geçmiş baharlardan günümüze tadını çıkarmaya bakın.
|