|
Bülent Ersoy, geçenlerde bir uçak yolculuğu sırasında, uçakta kusan bir çocuğu görünce hostesi çağırmış ve "Bu çocuğun burada ne işi var?" diye sormuş. Hostes durumu incelemiş ve Bülent Hanım'a "Efendim, çocuk zehirlenmiş. Bu nedenle de torbanın içine kusuyor. Herhangi bir sorun yok" demiş. Bülent Hanım öfkelenmiş. "Seni burada tokatlarım. Ne demek sorun yok. Uçağın kapısını açtır, çocuğu orada kustur" diye bağırmış. Kulağa fıkra gibi gelen, fakat gerçekten yaşanan bu olay, bana trajik bir gerçeği hatırlattı maalesef. Sanırım, erkek cinsinin iki düşünen organı olduğu teorisi doğru ve organların birinden feragat etmenin bu tür abuk yaşantılara yol açması pek mümkün. Robin Williams'ın dediği gibi, "Tanrı erkeğe beyin ve penis verdi, ama bu iki organın aynı anda çalışmalarına yetecek kadar kan vermedi." Anlaşılan, kan Bülent Hanım'ın beynine sıçramış. Oysa feda ettiği organı, "düşünce" ve "duygu" arasındaki tansiyonu dengede tutmakla mükellefti. Demek ki bazılarının içinde hapsolduğu erkek bedeninden sıyrılıp, aklıselim bir kadına dönüşebilmeleri için beyinden fazlası gerekli. Demek ki kadın olunmaz, kadın doğulur. Bülent Hanım biyolojik kaderine karşı gelmeyip "gay" olmayı seçebilseydi, belki de böyle tuhaf bir öfkeye yenik düşmez, kapris dolu bir imajın kurbanı olmazdı. Bu spekülatif yorumu yaparken, bir erkek olarak kanımı beynime yönelttiğimi değerli okurlara arz ederim.
Öte yandan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesinden bu yana ilk kez Çankaya Köşkü'ne çıktı ve tebrik ziyareti sıcak ve olumlu bir ortamda gerçekleşti. Fakat ATV, bu haberin görüntülerini hangi filmden ayıkladıklarını çıkaramadığım gerilim dolu bir müzik eşliğinde verdi. Tezat şunu anlatıyor bence: Devletin zirvesindeki resmi ve sembolik selamlaşma gerginlikten uzak olsa da, beynimizin arka planında strese yenik düşmüş bir toplumsal ruh hali bestelenmeli ve depresif siyasi senaryolar tetikte bekletilmeli. Çünkü bu iktidarla bu asker çatışmak zorundadır. İyiden iyiye sıyırmış olanlar için ise, olasılıklar "ya darbe ya şeriat"tır. Diğer taraftan AKŞAM gazetesi yazarı Engin Ardıç kuru kafalar arasında kuru başına kalsa da, kuru gürültüye pabuç bırakmıyor. "Şeriat gelmez," diyor. "Batı'dan kopmak, Batı'ya sırt çevirmek, dünyadan tecrit olmak, yapayalnız kalmak memurların ve basın çemişlerinin çok işine gelir ama dincilerin gelmez," diyor. "Korkmayınız, laikliğin güvencesi üç beş basın serserisi ya da arslanlar gibi bürokrasi değil, cebi para görmüş, yurt dışına çıkmış, yaşamayı öğrenmiş Müslümanlar'dır. Sayıları arttıkça Türkiye de rahatlayacaktır," diyor. "Solcu geçinen Türk aydınları demokrasi ve özgürlük tantanası yapa yapa bürokrasi diktasına çanak tutacak kadar ahmaktırlar ama Türk şeriatçıları Türkiye'ye şeriatı getirecek kadar kafasız değillerdir," diye de ekliyor. Doğru söylüyor. Çünkü bu coğrafyada iki şıklı siyasetin ötesine geçme zamanı ve fırsatı kah gelip çatıyor, kah gelip geçiyor.
Son olarak, yine AKŞAM gazetesinden kısa bir haber... "Pornolu pasaport reklamı tepki çekti: İngiltere'de İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve gençlerin pasaport alarak yurtdışına seyahat etmelerini teşvik eden reklamlar, ülkede büyük tartışmalara yol açtı." Haberle birlikte verilen reklam örneğinde, bir İngiliz abazanı cep telefonuyla sahilde güneşlenen üstsüz bir kadının fotoğrafını çekiyor ve arkadaşına "pasaportunu almadın, bu sahneyi kaçırdın" diyen mesajı fotoğrafla birlikte yolluyor. Şayet diğer reklamlarda da çıplaklık ve cinsellik bu boyutlardaysa, bu reklamları pornografik bulanlar da acınacak halde demektir.
Allah yurt dışına açılacak Türk kanına, Müslüman imanına sahip kadınlara ve erkeklere, sağlam bir mide, 'Bülent Ersoy'suz bir sefer, siyasi huzur, cinsellikle barışık bir haletiruhiye, AB pasaportu ve pornografi ile erotizm arasındaki farkı tartışabilecek bir zihniyet ihsan etsin. Amin.
|